SERSERİ KANUNU

Serseri , başıboş gezen , belli bir işi gücü ve yeri olmayan kimse demektir.Dahası halk arasında insanları kızdıracak sorumsuz davranışlarda bulunanlarda birden bu söze muhatap olabilirler.Hatırlayanlar olacaktır Türk televizyonculuk klasiklerinden Kaynanalar dizisinde Nuri ( Nöri ) Kantar kızdığında “ sus ümüğünü sıkarım şimdi sirserii “  diye bağırırdı. İyide Serseri Kanunu nereden çıktı diyeceksiniz.Burada  adli vakalara konu olan , çevreyi rahatsız eden ,  tehlike arz eden daha doğru bir tanımlama yaparsak sokak serserilerini kastediyoruz.

Şimdilerde serseri kelimesi ancak Polis Vazife ve Salahiyat Kanunu 13.maddesinde polise “akıl hastası  uyuşturucu madde veya alkol bağımlısı serseri “ şeklinde kapsamı daraltılmış şekilde tehlike arz ederse adli mercilere sevk edilmesi gerektiğini düzenliyor. Halk arasında da kullanımı devam ediyor bu Farsça “ser “ yani baş/kafa kökünden türeyen kelimenin.

Oysa bizim Serseri Kanunumuz vardı. Tam adıyla “ Serseri ve Mazannei Sui Eşhas Hakkında Kanun “ Osmanlı Mebusan Meclisinde 1909 yılında kabul edilmiş ve 1963 yılında yürürlükten kaldırılmış bir kanun. Şimdi ölmüş bir kanunu akademik ve hukuki bir çerçevede izah edecek değilim.Meraklılar kanun metnini detaylı okuyabilir , bazı araştırma ve kitaplara da konu olmuştur , akademik ve hukuki olarak araştırabilir.Bizim konumuz ise bu ilginç isimli kanun nedir , Osmanlı Mebusan Meclisi neden bu kanunu çıkartmıştı , çıkartılırken mebuslar neler söylemişti şeklinde tarihe kısa bir bakış atmak.Şunu ifade etmem gerekir ki bazen çok basit bir yorumlama ile kanunlarımızı batıdan çeviri yoluyla aldık şeklinde beyanlarda bulunuyoruz.Oysa gerek tanzimatçılar gerek meşrutiyetçiler hatta ittihatçılar çok çalışkan insanlardı , ülkede hukuk ve devlet işleyişi konusunda çalışmışlar , bizzat kanunlar ,nizamnameler hazırlamışlar , incelemişler , meclislerde oldukça detaylı şekilde tartışmışlar ve görüşmüşlerdir.Cumhuriyet döneminde etkisi uzun süren ve hatta hala sürmekte olan Osmanlı geleneği hukuktur.Çünkü sağlam bir temele dayanmaktadır.Bu uygulamalar yanlıştır , doğrudur , batılılaşma hedefi bize uygun olmuştur , olmamıştır başka bir tartışma konusu ama çalışkanlığı ve her alanda düzenleme isteği ve şevki bulunan reformist bir kuşağın hakkını vermek lazım.

Mebusan Meclisinde gerçekleştirilen konuşmalara değinmeden serseri kelimesi üzerine konuştuk ama “ Mazannei Sui Eşhas “ nedir ona da kısaca değinelim.Mazanne , zannolunan demek , Sui ,  kötü/kötülük anlamında artık dilimizde suikast kelimesinde ve belki arada kullandığımız “sui misal misal olmaz “ sözünde yaşıyor.Eşhas ise şahıslar demek kelime tam anlamıyla kendisinden kötülük beklenilen şahıslar , şüphe çeken ,  şüpheli görünümlü şahıslar anlamına geliyor.

11 Mart 1325 Çarşamba , yer Osmanlı Mebusan Meclisi , Reis Ahmet Rıza Beyefendi , kanunun müzakeresi reis beyefendinin “Şimdi Serseri Nizamnamesini mütalaa edeceğiz. Umumu hakkında müzakerat cereyan edecektir. Sonra madde be mad e okuyacağız. Yine her madde hakkında müzakere icra edeceğiz “ sözüyle başlıyor. Encümen  1308 tarihli aynı adla bir nizamname var ama tatbiki tam olarak uygulanamadığından yeniden ihtiyaç oldu diyor fakat gerekçeye neden olarak  sıkıştırdığı bir söz ilginçtir “ diğer taraftan o kabusu istibdatın bir daha avdet etmek ihtimali olmamak üzere “ . İkinci Meşrutiyet sonrası bir ortamda bulunulduğu için hürriyet ortamı övülüyor fakat hürriyet ortamını bazı şahısların kötüye kullandığı etrafta başıboş gezen insanların çoğaldığından bahisle şikayetlerin arttığı ve kanunun gerekliliğinden bahsediliyor. Ayrıca bu kanun toplumsal  bir amaçta gütmektedir serserilere iş bulmaya teşvik etmek daha doğrusu mecbur etmek.

Encümen sözcüsü Fuat Bey devamla serseriden bahsediyor , çok uzun , ağdalı ve detaylı konuşmalar olmakla beraber aradan ilginç olanları alacağız. Fuat Bey ; “Evvelemirde serserilerden bahsedelim. Cümlece malumdurki ahkâmı esasiyei fıkhiyeye nazaran herkesin kendi havaici zaruriyesini, yani gerek kendinin ve gerek evlat ve ayalinin iaşesine, infakına muktazi olan havaici tedarik etmek üzere bir sayi meşru ile iştigal etmesi, bir kispte bulunması şeran farzdır, ahkâmı esasiyei fıkhiyeye nazaran farzı ayndır. “ şeklinde işin dini temeline yönelik bir girizgah yapıyor. Devamında “Malumdur ki işsizlik, tenperverlik ümmülhabais denecek derecede insanı şeye sevkeder. Hususiyle fakrü zarurete mukarin olursa. Fakr ü zaruret de, yani «Kâdelfakrü yekûne küfren» hadisi şerifi veçhile zaruret insanı bittabi fenalığa sevkeder, bataatle tariki meşrude bulunamazsa, tabiidir ki gayrimeşru tariklere sülük edecek ve gayrimeşru surette havaicini tedarike kalkışacaktır, yani taban, aklen, seran böyle vasıtai maişete malik olmayan bir kimsenin işsiz, bataat halinde bulunması memn u ve mezmum bir haldir ve bunu men etmek, bunun önünü almak heyeti içtimaiyenin başlıca vezaifinden olmakla beraber, hukuk ve selâhiyeti cümlesindendir. “ demek suretiyle dini gerekçesini de ortaya koyuyor , başıboş gezen yanlış yollara sapar düzen gereklidir şeklinde beyanda bulunuyor.

Ehh tabi biz kendimizi genelde en iyisini yapıyor şeklinde addederiz. Konuşmada “Fransa ahkâmı kanuniyesi eskidir, bu bapta Fransız müellifleri, bu ahkâmı kanuniyenin noksanından daima bahsetmişlerdir ve vukuat da bunu gösteriyor ki Fransa’da mevcut olan ahkâmı kanuniye bu serseriliğin önünü alamamıştır, gittikçe bu serserilik tezayüt ediyor, fakat orada o nizamın tadiline teseyyüb edilmiş fakat iyi bir surette bir netice hâ­sıl etmemiştir. “ şeklinde Fransa kanunun eksi ve eksik olduğundan illa bahsediyoruz.Avrupa uygulamalarında da bahsedilmiş , tesisler kurmak gerektiği anlatılmış  ama işte bizim en büyük sorunumuz para yine peşimizi bırakmamıştır “Bir de serseriler hakkında mükemmel ahkâm vazedebilmek için böyle müesseselere lüzum vardır, fakat bunların şimdilik ahvali maliyemize nazaran ihdası, tesisi müşküldür, şimdilik gayri mümkündürPara yoksa iyi kanunda olmuyor vesselam.

Sonra uzun uzun müzakereler başlamaktadır.Serserinin ikametgahı tartışılmış bir kahvede yatıp kalksa ikametgahı yok mu diyeceğiz gibi detaylardan , hapishaneden çıkan örneği gibi sayısız detay.Ayrıca iş bulma , ya iş bulmazsa veya verilen dayak cezaları da tartışılmıştır.

Birinci madde hakkında Van Mebusu Tevfik Efendi söz alıyor seyreyleyin gürültüyü gerçekten mecliste gürültü kopuyor. “1 nci madde , serseriliği tarif hakkındadır. Bu tarif ise efradım cami de­ğildir. Burada deniliyor ki hiçbir  vasıtai maişeti bulunmadığı ve çalışmaya kudreti olduğu halde, deniliyor. Vasıtai maişeti deniliyor. Vasıtai maişeti, hilafı mezhebi olarak tedarik edenler hakkında hiçbir şey söylenmemiş. Mesela 18 yaşından aşağı tellaklık gibi, kumarbazlık gibi, kârhanecilik gibi ,meyhanecilik gibi hilafı mezhebi olarak irtikap edenler hakkında bu gibi… (Gürültü) Dinleyiniz rica ederim, kesmeyiniz. Benim mezhebimde en büyük serseri bir kârhanecidir. Bir hamam tellağı, 18 yaşından aşağı bir hamam tellağıdır. Onun için burada 1 nci maddede hiçbir vasıtai mai­şeti bulunmadığı, veyahut maişetini hilafı mezhebi olarak olan ahvalde taharri ettiği diye bir kayıt konulmak lâzımdır. “şeklinde bulunuyor. Tevfik Efendi serseriyi boş gezen olarak almayalım bence en büyük serseri kerhanecidir diyip geçiyor , diline sağlık merhumun.

Konya mebusu Mehmet Vehbi Efendi serseri değil sefih diyelim diyor.İzmir Mebusu Aristidi Paşa , “ tellaklık namuzsuz bir sanat değildir , anlayamadım “ diye uzunca konuşuyor .Oldukça fazla vekil serseri nedir konusunda konuşuyor ama konuşmalar hız kesmiyor hatta Kengiri Mebusu Behçet Bey “Vâkıâ henüz birinci maddedeyiz. 1 nci madde hakkında pek çok sözler söylenmiştir. Bendenizin söyleyeceğim şeylere de hacet yoktur .Fakat kendi nefsimi zaptedemiyorum “ diyor.Meclis son derece nizami çalışan bir meclis her söz alan konuştukça konuşuyor.Konuşmalarda konuşmacıların birbirini şikayet ettiği gibi nazariyelerin , teorilerin , örneklerin sonu gelmiyor.

Benim burada gördüğüm en ilginç konuşmayı İstanbul Mebusu Mustafa Asım Efendi yapıyor , konuşmanın ilginçliği nedir , oldukça aristokratik bir konuşma. Konuşmasında “Ben İstanbullu çocuğuyum, bilirim. Evden tavayı, tencereyi satar, geçinir. Buna serseri demeyecek misiniz? Hiç­ bir davacısı yoktur ve ikametgâhı da vardır. Yakaladığı vakit, «Benim evim vardır, onda «ikametgâhı muayyen» sözü olamaz. İkametgâhı olsun olmasın. Bir de şimdi ikametgâhı muayyen oldu. Bunlar da tariften hariç kaldı. “ Asım Efendi  ben İstanbulllu çocuğuyum bilirim , taşra gibi olmaz diye kendisinden önce konuşanlara dokunduruyor. Devamında “Efendim, bir adam, birgün arabasına biner, Meclisi Mebusana gelir. Ertesi günü antikacı dükkânına gider, öteberi alır. Bu, kibarca geçinmedir, gezmedir. Yahut bu adam eline tesbihini alır, öğleyi Fatih Camii Şerifinde kılar, ondam sonra Veliefendi’ye kadar gider, yolda da Hazreti Sümbülü ziyaret eder. Akşam üstü döner. Bu adama şurada burada geziyor diyebilir misiniz?.. “ şimdi  kanunun birinci maddesi şu şekildedir. “Hiç bir vasıtai maişeti bulunmadığı ve çalışma kudreti olduğu halde lâaikal 2 aydan beri birgüna kâr ve kisp veya sanatla meşgul olmayan ve bu müddet zarfında iş bulmak için teşebbüsatı lâzimede bulunduğunu dahi ispat edemeyip şurada burada dolaşan kim selere serseri ıtlak olunur. Çalışmaya muktedir iken teseülü vesilei maişet İttihaz edenler dahi serseri addolunurlar.”  Mustafa Asım Efendi’nin kanunun şurada burada dolaşan kimselere serseri mi diyeceğiz diye verdiği  verdiği örnekte adam Meclisi Mebusana gelir , Antikacıya gider diye ne kadar nezih ve elit yerleri örnek vermiştir. Pazara gider , kahveye gider falan dememiştir. Zabıt varakaları okunduğunda dilin ne kadar nazik , kelimelerin özenle seçilerek konuşulduğu , mebusların çok hazırlıklı geldiği anlaşılıyor.Neticede bu kanun 22 madde olarak kanunlaşmış ve uzunca süre uygulanmıştır.

Yazı biraz uzun oldu umarım sıkılmazsınız , yazımıza Merhum üstad Necip Fazıl’ın bir şiiriyle son verelim.13.10.2016

Yeryüzünde yalnız benim serseri,

Yeryüzünde yalnız ben derbederim.

Herkesin dünyada varsa bir yeri,

Ben de bütün dünya benimdir derim.

 

Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı,

Aradım bir ömür, arkadaşımı.

Ölsem dikecek yok mezar taşımı;

Halime ben bile hayret ederim.

 

Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyar;

Ne kendisine yâr, ne kimseye yâr,

Bir rüya uğrunda ben diyâr diyâr,

Gölgemin peşinden yürür giderim…

 

Mehmet Emin Başalp

BİR FİLM DÜŞLÜYORUM

Çoğu kimsenin belki aklına gelmiştir , düşünmüştür fakat hem senaryosunu yazmak , hem bu karakterleri hiç sırıtmayacak şekilde canlandırabilecek oyuncu bulmak , Konya’nın o kendine has konuşma ağzını , esprilerini yakalayabilmek ve  yaptırabilmek , kostümler , çekimin yapılacağı mekanlar derken  gerçekten kaliteli bir film çekilecekse hayli titiz bir çalışmaya , senariste , yönetmene ve bütçeye ihtiyaç olduğu açık , büyük iş aslında ama insan düşlüyor işte.

Bu film öyle bir filmdir ki karakterlerin kimi önce yaşamış , kimi sonra yaşamış olabilir , kimi belki hiç karşı karşıya gelmemiş de olabilir fakat burada gençliği mi gelir , yaşlılığımı gelir yan yana gelecekler.Kimi karakterlerin belki yıllar sonra yaşadığı bazı olaylar , ilginç olaylar , komik olaylar buraya adapte edilebilir.Kimi karakterlerin gerçek kimlikleriyle değil üç – beş karakterin birleşiminden esinlenme karakterlerde olabilir. Belki o ara şehri gezmeye gelen bir kişinin gözünden de anlatılabilir bu film , teknik çok ama bu film  her şeyiyle Konya olur , Konya’nın kadim kültürünün enfes bir manzarası olur.

Devir zorunlu olarak devri- Hamid , Konya Valisi Avlonyalı Ferid Paşa , Abdülvahid Çelebi’de Çelebilik makamında.Hem çelebinin Abdülhamid Han’a muhalif hallerinden hem hiciv hem mizah ayrıca Ferid Paşa ile çekişmelerinden de hayli malzeme çıkar.Asitane’de bir sema ayini şerifi canlandırılır ki , izleyenler o güne gider , şimdiki merasim gibi falan zannetmesinler.Bu öyle bir sahne olmalıdır ki , kült haline gelmelidir.Ayrıca Mevlevi adap ve erkanı da bu filmde çok güzel bir şekilde gösterilebilir.

Konya’nın malum o senelerde su sorunu vardır , Ferid Paşa’nın Konya’ya su getirme çabaları , bu sırada taşraya yaptığı geziler , çaresizlikler , imkansızlıklar yanında başarılar , akıl vermeler , uyanıklıklarda çok güzel işlenebilir.Ferid Paşa çevresinde çok insan konuşturulur , olaylar halledilir veya yansıtılır.

Ferid Paşa filmde olurda Cambaz Deli Osman Ağa olmaz mı , Deli Osman Ağa’nın o zamanlar menzil denilen at arabacılarının merkezinde akşam dostlarıyla yaptığı yarenlikler canlandırması hayli zor ama müthiş bir sahne olurdu.Onun burada ehlikeyf yaşamından örnekler verirken tabi sansürlememek de lazım bu sahneleri , küfürde olur , argoda olur , içkide olur.Ama ya hayırseverliği onunda mutlaka ve mutlaka bu filmde  işlenmesi lazım , ehh bu Cambaz Deli Osman Ağa , vali Ferid Paşa’nın huzuruna atla çıkmıştır.Konya Valiliği merdivenlerinden atla çıkan bir adamın çekildiği sahnelerde olacak bu filmde.

Bu filmde  Aşık Şem’i de olsun ,aşıklar kahvesi de olsun.O kahve ortamı o kültür bütünüyle yansıtılsın.Şiir olsun , hat olsun , keçecilik olsun , Hattat Mahbub Efendi’de olsun. Efendim o büyük  çarşı yangını öncedir ama bu filmde yaşansın  Kapu Camii’ni yeniden inşa ediverilsin.Kapu Camii’nde sonraki yıllarda imamlık yapmıştır ama imamı Hacı Haydar Efendi olsun.Vaizi Bülbül Hoca olsun.Hacıveyiszde Hoca medresede genç bir hoca olsun , İbrahim Hakkı Konyalı bir talebe olsun.Ahmet Ziya Efendi’ler  tasavvufu bir anlatsın da  film nasıl çekilir görülsün.

Konya’nın oturak alemi de olsun bu filmde , kabadayılarda olsun , aşıklarda olsun , türküde olsun , sazda olsun , kaşık şıkırtıları da olsun.Meram bağlarında gezilsin.Bayramlaşmalarda olsun , kurbanlarda olsun , düğünlerde olsun , göçlerde olsun.Kara Trende olsun , faytonda , atta .Gayrimüslimlerde olsun , meczuplarda olsun , toprak damlı evlerden , mezarlıklardan görsel bir zenginliği olsun.

Meşhur Tayyip Ağamızda olsun , o yine mizahını konuştursun , hazır cevaplılığıyla millete laf yetiştirsin , arada bir küfürde savursun.Hacı Battal , Sıçanlı Ahmet Efendi çok yesinler sahnelerde onların yanında konu yemekten açılsın , o halis Konya yemekleri yenilsin ,  yapılsın  bu filmde.Patlıcan ortanın kokusu  duyulsun filmde.

Daha kimler kimler olmasınki , kimi bir sahnede görünüp gitsin figüran gibi olsun önemli değil  , insanlar renkli , neşeli olsun.  Konya yolları tozlu olsun. Alaaddin’den Mevlana’ya gidilsin , bedestende dolaşılsın olsa olsa bir cadde de İstasyon Caddesi olsun.Konya havalarıyla , mizahla , yaşantısıyla ne hoş bir film olur değil mi ?

Filmin bir başrole ihtiyacı yok , oladabilir , sanki yüzyıldan fazla öncesinin Konyasına gidip şöyle bir bakmış ve geri dönmüşüz gibi birkaç gün veya haftanın yaşandığı , belki bir iç sesin zaman zaman konuştuğu bir film.Belgesel ve sanat filmi sıkıcılığında değil , Süt Kardeşler filmi kadar akıcı bir film olmalı , zor ama böyle bir film neden olmasın bence düşlemesi bile güzel.28.09.2016

Kör Ahmet

Öncelikle yazıma artık rahmetli Kör Ahmet diye anılacak olan Ahmet Özdemir’e , Allah’tan rahmet dilerek başlamak istiyorum.

Ahmet Özdemir ve bilinen namı ile Kör Ahmet ile esasında komşu idik.Çünkü ben Şems Camii’nin karşısındaki evimizde doğmuş ve neredeyse otuz yılı aşkın aynı evde yaşamıştım.Ahmet Özdemir’in evi ise İmam – Hatip lisesinin arka taraflarına denk geliyordu.Oğlu Zeki ile Şems Caddesi , Şems Parkı ve 19 Mayıs İlkokulu civarı onun sık kullandığı bir güzergahtı.Daha biz küçükken dahi sokakta görenler olursa Kör Ahmet gidiyor bak falan derlerdi , kendisi de bunu parodilerinde kullanırdı zaten.

Tabi biz Kör Ahmet’in düğünlerde falan popüler olduğu dönemleri yaş itibariyle görmemiştik , Kör Ahmet’i Sun Tv ekranlarında yaptığı televizyon programından tanımıştık , yaptığı espriler , taklitlere çok gülerdik , çoğunu da hafızamda tutmaya çalışırdım çünkü kullandığı deyimler , sözler Konya kültürünün , konuşma dilinin en nadide örnekleri , artık yok olmakta olan bir üslubun yaşatılması çabasıydı adeta.Bu programın yapılması ve kayıt altına alınması aslında son derece isabetlidir.Şimdilerde biraz hüzünlü izleyeceğiz artık bu eski kayıtları.

Televizyonda programını seyrederken büyüklerimiz düğünlerde olan anılarını falan anlatırlardı ,  Kör Ahmet’in düğünlerde kırmızlı bir oynaver falan diyince kadınlar ” anaa gıı bu görüyor ” falan diye konuşurlarmış.Parodilerinden de en güldüğüm bir ara küçükken Cihanbeyli’ye götürmüşler , gece bir adamla aynı odada yatırmışlar fakat adam çok horluyormuş , Kör Ahmet dayanamamış bir sopayla adama vurmuş , tabi adam Kör Ahmet’in böyle bir şey yapacağını beklemediğinden kim yaptı falan diye söyleniyormuş fakat Kör Ahmet’in adama cevabı ilginç ve zekicedir ” kör şeytan yapmıştır ” Tabi Kör Ahmet bunu şiveli şekilde çok güzel  anlatmaktadır. ” Gızı vermezsek zılıvırır ” falan dediği  kız istemeyi ,  kara trenin gidişinde çıkardığı sesi  anlatmak için “çapa sapı , kürek sapı ” şeklinde kah hızlanan kah yavaşlayan benzetmesi ve hele hele bence oldukça zordur güğümün tam dolma anında çıkardığı ses vardır onları çok güzel taklit ederdi. Tabi aslında Kör Ahmet’in taklitlerinden ziyade müziğinin daha ön planda olması lazım.Belki bu konuda yeterli araştırma  yapılmamış olabilir.Kör Ahmet’i tabi klasik  Konya havalarını veya herhangi bir bölgeden türkü icra eden bir sanatçı olarak görmemek gerekir. Ud ile söylediği türkülerle ve yorumlama tarzıyla farklı  olduğu açıktır.Müzik konusunda ve icra konusunda bilgi sahibi olanların   sesiyle , tarzıyla ilgili farklı değerlendirmeleri olabilir fakat Kör Ahmet’e de bir düğün şarkıcısı gözüyle bakmakta haksızlık hatta insafsızlık olur.Kör Ahmet özelde Konyalıyı eğlendirmek üzere tarzını ortaya koyan bu sırada da imkanları ölçüsünde halk müziğinden , Konya türkülerinden derlemeler yapmış bir sanatçıdır.Bu konuda kendisi televizyonlarda 5.000 eserin hafızasında olduğunu söylüyordu , yine aynı mahallede oturan ve Konya havalarının önemli bir diğer sanatçısı Mustafa Konyalı’ya , Kör Ahmet 5.000 türkü biliyormuş falan dediğimizde oda kendine has  tavrıyla” 5.000’e kadar  saymayı biliyormuymuş ” diye çıkışırdı , yerelde de olsa sanatçılar arasında çekişme demek ki hep oluyordu.İşte Kör Ahmet bütün yaşantısıyla , kılığı , kıyafeti ile haliyle halkın içinde gündelik esnaf sohbetlerinin arasında ama o kendine has mizahından da ödün vermeden oğluyla beraber kah cadde kenarlarında sessiz sakin şekilde yürüdü evine gitti , kah televizyon programı yaptı kah belde şenliklerinde boy gösterdi.  Bence normal bir vatandaş gibi yaşadı , ne şöhretli bir sanatçı şaşaasında bir hayatı vardı nede hepten unutulup gitmiş , hatırlanmayan bir insandı.Bence olması gerektiği gibi tabii şekilde sade şekilde yaşayıp vefat etti.

Son olarak tarihini tam hatırlamıyorum aşağıda eklediğim fotoğrafı ben çekmiştim , şimdilerde Mehmet Bayır İmam Hatip ortaokulu olan 19 Mayıs İlkokulu duvarına sırtını dayamış , elinde tespih kendi halinde oturuyordu.Biraz video kaydını da almıştım , havası da yerindeydi , hal hatır sormadan sonra memleketlerden konuşuyorduk , kendisi bizimde köyümüz olan Doğanbeyliler gününe gelmişti çoğu zaman ve geldiğinde de bizim akrabamız Y. ‘de misafir kalırdı , işte onu sormuş Y’yi tanırsın falan demiştik bizim onu dememizle o kendine has gülüşüyle “yavşak Y.yi bilmem mi ” kahkaha atmıştı.Arada aile arasında bunu söyler gülüşürdük.

Velhasıl Kör Ahmet’in vefatı ile Konya kültüründe önemli bir eksilmenin olduğu açık , bu sebeple hem kendisini yad etmek hem de unutulmamasına bir katkı sağlamak için bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim. Her insan ölecek buna yapılabilecek bir şey yok , Kör Ahmet’in bıraktığı kayıtlar , eserler titizlikle korunarak yaşatılmalı , korunmalı ve önemlisi unutulmamalı . 19.09.2016 fullsizerender

Merhaba

Değerli Dostlar

Selamünaleyküm

2012 – 2013 yıllarında kişisel blog sayfamda bazı yazılar paylaşıyordum , benim için bir gayret vesilesi oluyor ve takipte ediliyordu lakin süresi dolan internet sitesini ancak bu zaman yenileyebildim.

Eski sitede bulunan yazıları yeniden yükleyeceğim İnşaAllah , Konya kültüründe yer alan detaylar , hatıralar , hatıratlar , tahliller yanında yeni makale ve yazılarda paylaşacağım.

Bu vesileyle tekrar tüm okuyucularımı selamlıyorum.