AİLEYİ KRİMİNALİZE ETMEK

Anayasamızın 41.maddesi Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler başlıklı üçüncü bölümünün ilk maddesidir.

“ MADDE 41- (Değişik: 3/10/2001-4709/17 md.) Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilâtı kurar.

(Ek fıkra: 12/9/2010-5982/4 md.) Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir.

(Ek fıkra: 12/9/2010-5982/4 md.) Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.      “

 Bu maddenin “Sosyal ve Ekonomik Haklar “ kısmında olması da gariptir aslında Temel haklar ve Ödevler arasında olmalıdır ama şimdiye göre yine buna da şükür diyoruz çok başka yerlerde de olabilirdi. Madde metninden yer alan ananın ve çocukların korunması ifadesinin şiddete karşı korunma anlamı taşıdığını düşünmüyorum o zamanlar için bu kavramlar pek yoktu daha ziyade zaten eş yerine ana denmesi de bunu açıkça belli eder    burada kasdedilen muhtemelen ana çocuk sağlığıdır eskiden bu tip merkezler vardı belki hala vardır. Hala mevcut mu bilmiyorum ama Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü vardı Sağlık Bakanlığı’na bağlı.Nitekim devamında da aile planlamasının öğretilmesi ifadesi geçer.

Eski yılları hatırlayanlar için ülkemizin muhafazakar camiası içinde aile planlaması ifadesi geçmişin İstanbul Sözleşmesi idi.Bu planlama ile devlet zamanında gerçekten hayli meşgul olmuş ve medyayı da kullanmıştı.Din alimleri tarafından bunun fıtrata müdahale olduğu , kimi çalışmaların kısırlaştırma faaliyetleri olduğu yine isimleri malum bazı küresel ailelerin ve içerdeki uzantılarının bunları finanse ettiği bolca konuşulan konulardı. Netice-i velkelam bu aile planlaması işi unutuldu gitti zira Türkiye’de artık kalabalık aileler kalmamıştı , nüfus artış hızı düşmüştü bu mantığa göre artık herkes bakabileceği kadar çocuk yapıyordu ve artık devam ettirilmesinin de bir anlamı yoktu.

Son yıllarda ise kadınların çalışma hayatına bazı kolaylıklar getirilmesi ve bazı küçük ekonomik teşviklerle nüfus artışının devlet tarafından teşvik edildiği düşünülebilir yine cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından evlilere en az üç çocuk yapın tavsiyesinin de  bir tür teşvik olduğu düşünülebilir fakat bir alarm seviyesinde nüfus artışı hala tavsiye ve teşvik edilmemektedir.

2010 yılında iki fıkra eklenmiştir bunlar yeni dönemin kriminalize dilidir çocukların ana ve baba ile ilişkisini , metinde  boşanma olarak ifade edilmesi de kastı budur boşanma sonrası için geçerlidir.  Diğer fıkra da şiddet ve istismara karşı çocukların korunmasıdır. Tabii şöyle bir mantık çıkmasın 2010 yılından önce çocuklara şiddet ve istismar cezasız mı kalıyordu ? Tabii ki kalmıyordu ama anayasa da bile ifade edilme gereği niçin duyuldu ? İşte yazımızın başlığında yer aldığı üzere aile kriminalize edildi yani suçlulaştırıldı ve bu yeni yasa dili de kendine aile yanında yer buldu.

Kadın ve erkeğin kadimden bile demeyelim ki ilk örneğini biliyoruz Hz.Adem peygamber ve Hz.Havva validemizden beri birlikteliğinin evlilik müessesiyle sürdürdüğü bu son derece doğal birlikteliğin dinler ve hukuk sadece sonlanması halini düzenlemişlerdir oysa yeni akım bu aileden kaynaklı suçları ve sonuçlarını düşünüyor.

Aile içi şiddet , kadına karşı şiddet  ( eş veya nikahsız birlikteliklerde taraf olan kadın ) tabii bu durumda aile kurumu da tartışılır hale geliyor , kadın cinayeti , çocuğa karşı şiddet , eşe karşı zorla cinsel ilişki , ekonomik , psikolojik şiddet türleri , çocuğun istismarı ve ensest propagandası , çocuğun geniş aile fertleri tarafından istismarı vb gibi günden güne artan ve çeşitlenen suç türleri.

Üçüncü sayfa haberleri olarak geçen ülkede yer alan cinayet , yaralama vb gibi suçlar bir anda ülke gündeminin başlıca temel mevzusu haline gelmiş olup bu suç türleriyle beraber tartışılan konular devamlı surette aile olmuş her nedense bu suç türleri hep aile ile ilişkilendirilip aile kriminalize edilmiştir , suçlulaştırılmıştır.Bu duruma uygun yeni yasalar yeni sözleşmeler yürürlüğe girmiştir nitekim  en fazla tartışılanı ise İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen uluslararası sözleşmesidir.

Aile niye bu hale geldi ? Niye bu hale geldiği kısa süreli bir sebep sonuç ilişkisi olmayıp çok uzun süredir devam edegelen bir akımın sonucudur. Bu batılı ülkelerde başlayan kadın hakları akımının sorunlu düşüncelerle yoğrulmak suretiyle giderek her türlü geleneksellikten kopma ve reddetme temayülü ile genişlemesidir. Birleşmiş Milletler’in Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslarası Sözleşmesi ki Türkiye Cumhuriyeti tarafından da 1985 tarihinde kabul edilmiştir. O sözleşmede “Erkeklerle kadınlar arasında tam bir eşitliğin gerçekleşmesi için kadınlar İle erkeklerin toplumdaki geleneksel rollerinde bir değişiklik ihtiyacı bulunduğunu vakıf olarak, “ sihirli cümle budur , kadın ve erkeğin geleneksel rolleri değişecektir bu geleneksel roller değiştiğinde aile de artık geleneksel bir aile olamayacaktır ve nitekim artık yasal olarak ta ülkemizde ki aileden de geleneksel bir aile olduğundan bahsedemeyiz.İşte bu gelenekten kopmuş aile ise çevre şartlarından daha kötü etkilenmeler sebebiyle hızla kriminalize oldu.Çünkü geleneksel değişimler çok uzun yıllar almaktadır.Eğitim , kültür , din , ahlak gibi ülkelerden ülkelere değişiklik gösteren anlayışa karşı her ülkede söz konusu metinlerin sert bir şekilde uygulanmaya çalışılması ise çatışmacı bir zemin oluşturdu. Ekonomik ve sosyal zorluklarında getirdiği ek sorunlarla birlikte aile içinde şiddet aile birliğini sarsacak şekilde görünür ve görülür oldu.

Bu ne demektir ?  şiddetin artması değildir , Türkiye’nin 1930’lu yılarlına gidildiğinde şehir veya taşra olarak aile içinde kocanın , karısına şiddet uyguladığı istatistiğini bilmiyoruz fakat halkın nesilden nesile anlatısı ile genelde bazen ciddi bazen önemsiz mevzularda dahi kocanın karısını dövdüğü bir vakıadır hatta kayınpeder veya kayınvalidenin gelinini dahi dövdüğü bilinen bir gerçektir. Bu geçmişte biraz ilkel olmakla birlikte kendilerince bir terbiye etme metodudur.

Fakat daha eğitimli daha şehirli hale gelen toplumumuzda bu özellikler hızla azalırken ve bu değişim doğal seyrinde giderken nedir o zaman bu aile içi veya kadına karşı şiddet patlaması ? Bu işte terbiye metodunun önüne geçen kriminalize olmuş bir şiddetin görülür hale gelmesidir.

Bu şiddetin kaynağı ekonomik sorunlar ve ekonomik çekişme olmaktadır.

Bu şiddetin kaynağı aile içi uyumu çözemeyen tarafların bir birlerinden intikam alma ve saldırma güdüsünden kaynaklı şiddettir.

Bu şiddetin kaynağı alkol ve madde bağımlığı yahut ağır psikolojik sorunlar yaşayan tarafların şiddet temayülüdür.

Bu şiddetin kaynağı geçimsiz ailelere ilişkin evliliğin sorunsuz şekilde sonlandırılamaması ve yaşanan ağır sorunların öfkeye dönüşmesidir .

Çocukların ve nafakanın erkek eşe karşı koz olarak kullanılmasıdır.

Bu şiddetin artma sebebi ahlaki dejenerasyon kaynaklı eşler arası tutarsız davranışlarla ortaya çıkan gelenek çatışmaları ve öfke patlamalardır.

Bu şiddetin kaynağı geleneksel aile yapısının uluslarası sözleşme ve yasalarla meydana gelen modern aile  arasında yaşanan değişimin getirdiği çatışmalardır.

Bu şiddet netice de aileyi kriminalize etmiştir. Bunun üstüne birde kadın hakları algısının giderek toplumları dönüştüren küresel güçlerin bir ifsad hareketi projesine dönüşmesi ile medyadan , sanata , edebiyattan , spora , haberden , kanuna , siyasetten , ekonomiye  her yerde aile ve şiddet kavramını bir araya getiren ve bu algıyı oluşturan son derece bilinçli çalışmalar günden güne artmaktadır.

Netice de aile ile suçluluk bir araya gelmiştir. Aile doğallıktan çıkmış sorunlu bir yapı gibi ele alınır olmuştur hatta açıkça ifade edilmese dahi sanki devletlerin bile artık uğraşmaktan usandığı , başından atması gerektiği bir kangrenmiş gibi algılanmaktadır.

Bu sarmaldan nasıl çıkacağız ?

Bir şeyi yıkmak kolaydır ama yeniden ihya etmek zaman alır öncelikle bu bilinçte olacağız.

Kamu idaresi bu bilinci öncelikleyip başta tuzaklarla dolu süregelen yasal alt yapı ve uygulamaları makul olanlarıyla acilen düzeltmelidir.

Bu konuda yaygın eğitim çalışmaları yapıp küresel güçlerin algı faaliyetleri ile mücadele edilmesi gerekir.

Aile içi şiddeti artıran dış etkilerle ve suçlarla ciddi bir mücadele başlatılmalıdır.

Aile konusunda düzelme yaşanacaksa bu ancak kadınlarla olur kadınlarla çatışmacı dili bırakıp sorunu belirleyip ortak bir çalışma zemininde buluşmak elzemdir.

Kadının çalışma hayatı , çocuk eğitimi , işsizlik gibi aileleri ekonomik olarak sarsacak gelişmelere mahal verilmemeli ve kolaylaştırıcı olunmalıdır.

Aile Bakanlığı’nın sorunların takibinde ve çözümünde etkin olması gerekir.Aileyi kolluk kuvvetlerine ve mahkemelere havale etmemelidir.

Batılı dilin ve uygulamaların terk edilerek daha objektif ve istişareye dayalı yöntemler belirlenmelidir.

Bunlar gibi başkaca çok sayıda düzeltici tedbir alınabilir yeter ki bu konuda bir niyet değişikliği yaşansın. 31.08.2020

Mehmet Emin Başalp

Süleyman Seba

seba fotoğraf

Beşiktaşlı filan değilim , Süleyman Seba’yı zamanında absından tv’den vb bilen biriyim , çok tanıdığımı da iddia etmem  , 13 Ağustos tarihi Beşiktaş Jimnastik Kulübü eski başkanlarından Süleyman Seba’nın vefat yıldönümü imiş bende radyoda hayatının anlatıldığı bir programa denk geldim ve muhtemelen bir çok insanı eski günlere götüren hoş bir programdı , keyifle dinledim.

Süleyman Seba , iş adamı olmayan bir büyük kulüp başkanıdır ve beyefendi bir kişiliğe sahiptir son derece düzgün bir Türkçe kullanılır , nazik ve kibardır. Radyo programında bir çok ses kaydı da araya girdi gerçekten şimdilere bakınca futbolun veya spor kulübü yöneticiliğinin daha ehil ellerde olduğunu göstermesi bakımından beni  oldukça düşündürdü.

Maalesef son dönemlerinde ki bu dünyanın bir gerçeğidir , siyasette ve bir çok yerde vardır , yaşlanırsın , dünya değişir ve artık sana karşı yükselen seslere karşı zamanında bulunduğu görevden çekilemezsen efsane bir isim bile olsan çekilmen hiçte tahmin ettiğin gibi olmaz ve kırgınlıklar yaşarsın yani milli şef İsmet İnönü’nün Chp genel başkanlığını genç bir partiliye kaybedeceği akla gelir miydi  ? veya milli görüşün efsanevi lideri olarak ifade edilen Necmettin Erbakan’ın siyasi hayatında son senelerinde artık yalnız kaldığı ve sertçe eleştirildiği görülebilir miydi ? ama bütün bunlar yaşanmıştır , bunlar siyasetten sadece birkaç örnektir ve dünya da çokça örneği vardır.

Nitekim radyo programında Süleyman Seba’nın Beşiktaş stadında taraftarların dönemin futbolcularından Ahmet Dursun’un soyadından ilhamla ürettikleri “ Ahmet Dursun , Seba Gitsin “ diye protestolu tezahüratlarının kendisini hayli kırdığı ifade ediliyor.Nitekim başkanlığı bıraktığı kongrede ki duygusal konuşması da hayli ilginç o konuşma internette yazılı şekilde var orada kendisi de Türkiye’nin istihbarat kurumunun bir çalışanı herhalde oldukça derin bir tecrübesi olduğunu da düşünerek o kısmı alıntılıyorum. Bu sözler son derece manidar aslında dostluk çok değerli bir şeydir ulvi amaçlarla dostluk olursa Allah insanın yardımcısı olur fakat paradır , makamdır , mevkidir , şöhrettir , güçtür yani dünyevi dostlukların sonu ise her zaman bu şekilde bitebilir.Bu sözlerden bu tür bir ibrette çıkarabiliriz.

Kongre’deki veda sözlerinden bir pasaj ;

Üzülerek ifade etmek isterim ki, “16 yıllık bu bilanço ortada iken, bu başarıları birlikte yasadığımız ve birlikte yönetimde yaşanan güzelliklerin kararlarına imza atan ve yine Bjk sayesinde toplumda yer tutan, meslek edinen, ayrıca futbol oynadıkları dönemde emeklerinin karşılığı Bjk tarafından en iyi şekilde verilen bazı kısılırın basın kanalıyla kulüplerini, şahsımı ve sahsımda yönetim kurulu arkadaşlarımı suçlaması nankörlük değil de nedir?

İnsanlarla yasadım, insanı öğrendim,
İnsanlarla yasadım, insanlığı öğrendim,
İnsanlarla yasadım,
İnsanlardan nankörlüğü gördüm,
Dostlarım, dostlarım…
Ama ben dostlarımdan çok korkarım,
Diyen düşünürlere hak vermemek elde değil!

Değerli üyeler,

Onaltı yıl boyunca üzerime gelen okyanus dalgalarının bende yaratmış olduğu hüznü, genel kurulunuzun sessiz ve sakın sahilinde sizlerle paylaşmaya çalıştım. Bunca seneler boyunca bana göstermiş olduğunuz sabır, anlayış, hoşgörü ve desteğe tekrar tekrar teşekkür ediyorum. 1984 yılında, ilk defa huzurlarınıza çıktığımda, kongre konuşmamın basında söylemiş olduğum sözleri hatırlatmak istiyorum:

“Herkesi bir zaman için aldatabilirsiniz,
Bazı kişileri her zaman aldatabilirsiniz,
Ama herkesi her zaman aldatamazsınız! ”
Ben kimseyi hayatım boyunca aldatmadım!

1984 yılında huzurlarınıza hangi heyecan ve duygularla gelmişsem bu gün de huzurlarınızda aynı heyecan ve duygularla basım dik gönlüm rahat ve huzur içerisinde sizlere veda ediyorum!”

Süleyman Seba 2000 yılında başkanlığı bırakmıştır. O yıllarda üç büyükler olarak ifade edilen Galatasaray kulübü en başarılı çağlarını yaşıyor Uefa kupasını Türkiye’ye getiriyordu.Fenerbahçe’de ise bir başkanlık değişikliği yaşanmış ve Aziz Yıldırım seçilmiştir.

İlerleyen yıllarda ise bu üç kulüpten uzun süre başkanlık yapan kişi sadece Aziz Yıldırım olmuştur.Onun dönemi , icraatları , yaşananlar ise spor tarihimizde pek rastlanmayacak türden hadiselerdir. Galatasaray kulübünde bir çok yeni başkan seçilmiş istikrasız dönemler yaşanmıştır. Beşiktaş kulübünde de bir çok başkan değişmiştir.

Burada ilginç olan futbolun sadece yönetimler olarak istikrarsızlaşması değil giderek tatsızlaşmasıdır. 90’lı yıllarda bir kulübün şampiyonluğu , Türkiye kupası alması hatta spor yazarları derneği kupası alması , derbi müsabakaları büyük heyecan ve sevinç oluştururdu. Fakat giderek spor kulüplerinin devamlı mali sorunlarının gündemde tutulması , futbolun sadece spor değil yönetim , gazeteciler , siyaset ve futbolcular arasında ilişkiler üzerinden değerlendirildiği kalitesiz spor programları ile insanların futboldan ve izlemekten soğutulduğu , futbola çeşitli davaların , kumpas davalarının dahil edildiği ortam oluşmuştur. Aynı zamanda taraftar grupları bünyesinde gelişen bir şiddet akaınında arttığı , spor yöneticilerinin sert ve pervasız ifadeleri , kulüpler ve taraftarlar arası dostlukların bozulduğu bir dönem olmuştur.Endüstrileşen futbolda spor adamlarından ziyade , reklam , ticaret , bahis gibi alanların etkilediği bir futbol dünyası dünya ile birlikte bizde de gelişmiştir. Ülke futbolunun kalitesinin düşüp düşmediği belki tartışılabilir fakat heyecan ve zevk düşmüştür. Uefa kupasının alınmasından sonra ciddi bir uluslarası başarı gelmemiştir hatta kulüplerimiz zaman zaman bu müsabakalardan men edilmişlerdir. Tabii şöyle dönüp bakıldığında Seba gibi yöneticilerin futbolu bıraktıkları dönemden sonra bir daha bu tip yöneticiler gelmemiştir.

Bu yazıyı niye yazıyorum 80’li 90’lı yıllar ülkemizin belki siyasi istikrasızlığının yüksek olduğu , ekonomik sorunların yaşandığı dönemlerdir.Nasıl Osmanlı devleti çöküş döneminde şiir ve ha’t sanatında zirve eserler veren sanatçılar yetiştiyse bu dönemimizde de spor gelişiyordu , Naim Süleymanoğlu halterde ülkemize sevinçler yaşatıyor , kulüplerimiz Avrupa futbolu ile daha rekabetçi bir seviyeye geliyorlar , milli takım düzeyinde başarımız artıyordu.Sadece futbol değil bir çok başka sporlarda da başarılar kazanıyorduk. Televole kültürü diye eleştirilmesine rağmen başlardaki futbol magazin bile şimdiki pespaye programlar yanında oldukça kaliteliydi.

2000 yılında başkanlığı bırakan Süleyman Seba muhtemelen 90’lı yıllardan sonra doğanlar için tanınmıyor olabilir ama keşke spor yöneticiliği olarak bu kibar insanlar yeniden örnek alınsa ve örnek olsalar daha farklı bir futbol iklimi inşa etseler fakat bu biraz görgü işidir , insanların diploma sahibi olarak eğitimli olması veya varlıklı olmaları bu ufku sağlayamaz. Yeniden bu anlayışı ve meziyetleri nasıl ihya ederiz bilmiyorum belki bunlar nostaljik sözler olarak da kalabilir ama bu gibi hadisler devamlı suretle değerlendirilmek zorundadır.

Bu konularda belgesel olsun , yayıncılık olsun eserler üretmekte gerekiyor , çünkü geçmişimizin iyi örnekleri unutularak değil hatırlanarak ve model alınarak bugüne taşınmalı ve yaşatılmalı.14.08.2020

 

Mehmet Emin Başalp