PROFANLAŞAN TASAVVUFÇULAR

PROFANLAŞAN TASAVVUFÇULAR
Naylon tasavvufçuları yazdık , neden naylonlaştılar sebepleri muhteliftir , belki bir çoğu cahil belki bir çoğu kabahatli.Oturup eleştirelimde biz ne haldeyiz birde buna bakmak icap eder , biz niye bu hale geldik , onlar naylonda ya biz neyiz , kimiz , ne haldeyiz.
Mutasavvıflar , insan için alem-i suğra yani küçük alem demişler. Gel gelelim biz cümle alemin işleriyle meşgul olduğumuzdan kendimizden haberimiz yok , dünya meseleleri daha mühim , 7 kıtada ne oluyor ne bitiyor , haber çöplüğü içerisinde takipçisi olmuşuz , seyrediyoruz. Kendimizi unutmuş , gündelik meşgalelerle oradan oraya savrulup duruyoruz. Ele geleni yiyip , dile geleni söyleyip geçiyoruz. Ne bir arayış içindeyiz , ne meselelerin derinliğine talibiz , ne hikmetten besleniyoruz , ne muhabbetten dem vurabiliyoruz.
“ Sanma ey hace senden ki zer-ü sim isterler , yevme la yenfeu da kalb-i selim isterler “ malın ve oğulların bir yarar sağlamadığı yani o mahşer gününde senden altın , gümüş istemezler , seni ancak temiz bir kalp kurtarır diyor ya şair. Kalb-i selim için masivadan el çekecektik oysa masiva kelimesini bile çoktan pek hızlı unuttuk.
Haydi biz kendimizi unuttuk , aramayı unuttuk da ne haldesiniz diye soran da yok , ahalinin hali nicedir diye dolaşan yok , karşımıza çıkan yok , kürsüde haykıran yok , düşenin elinden tutan yok , nefs-i emareyi bilir misin diyen yok , anlatan yok , bu yollara kendini adayan yok , çileler çeken yok , ses yok , sada yok . O güzel insanlar güzel atlara binip gittiler herhalde çünkü buldum diyende yok.
Bir dostta yok artık , kapınıza gelip haydi gidiyoruz diyip sizi en son ne zaman bir irfan meclisine götürdü de , bir arif-i billah zatı dinlediniz.Bu duyguyu ne zamandır yaşamadınız , bu tadı ne zamandır almıyorsunuz. Nabi beytinde diyor ya “hicran çekerek zevk-i mülâkat-ı unuttuk “ yani ayrılık acısı çekmekten kavuşmanın zevkini unuttuk. Kavuşmanın zevki de lazım. Orada burada dostlarla beyhude gezip tozup muhabbet etmek , eskiyi okumak , duyulan 3 – 5 hatırayı yad etmek , sıkıcılık , ruhsuzluk , rutinlik , ilahi bir neş’e vermeyen sohbetler üzerimize iyice yapıştı , bizi sarıp sarmaladı , gerçek muhabbeti unuttuk.
“ Sufi arayıp gezme bi-hude mesacidde / feyzin eseri şimdi hum-hanede kalmışdır. “ Şeyh Galib’in meşhur dervişlerinden Esrar Dede böyle diyor , feyiz şimdi meyhanede kalmışdır diyor ama bizim gidecek meyhanemizde yok .Bu işleri genellikle sarhoşlukla kıyaslamışlar malum hep , herhalde içki yine sarhoş ediyordur insanları ama şimdi nerede var bir bağrı yanık derviş , cuş eylemiş , yanmış , yakmış bir insan , duyanınız edeniniz var mı ? Herkes ham , herkes don , herkes çiğ . Artık kimse “ bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız , ruhuma temel çivisini çaktınız “ falan demiyor. Dilinde hikmet , sözünde feraset , meclisinde muhabbet , işinde feraset olan zatlar nerede.
İyi insanlar olalım , ilim peşinde koşalım , müslümanların maddi ve manevi yardımlarına koşalım , helal kazanalım , yiyelim , infak edelim , abid , zahid , zakir , salih bir kul olmaya çalışalım. Oturalım , konuşalım , okuyalım , anlayalım , düşünelim ama bir şey eksik . Bizim tabirlerden biraz uzaklaşacağım buna PROFANLAŞMA denir yani insanın iç dünyasının yoksullaşması , insanın değerlerinin yok olması , kutsallıktan uzaklaşması , giderek mekanikleşmesi , ilgisizleşmesi , yabancılaşması , tepkisizleşmesi , sadece tüketmesi. Şimdi bu kişiler kutsallara falan tavır almış kişiler değiller yanlış anlaşılmasın hatta mutasavvıfım diyorlar ama niye o kitaplarda yazan hususlar , kişiler , haller yok. Niye kuraklaşmışız , niye sığlaşmışız , niye mekanikleşmişiz , niye dışarıda kapının önünde bekliyoruz , niye giremiyoruz , nasıl gireceğiz , elimizden kim tutacak , bizi kim çağıracak.
Gelin bir hayal edelim bazı şeyleri , hayali bile size iyi gelecek.
Bir meclistesiniz , herkes kibar , bağırıp çağıran yok , herkes birbirinin hal ve hatrını soruyor , yüzler sevimli , herkes edeble oturuyor , kenara köşeye kaykılan yok , kimse telefonla oynamıyor , herkeste bir tatlı heyecan , nur yüzlü kamil bir zat oturuyor , anlatıyor , umman gibi geniş , dere gibi çağlıyor , anlıyorsun , hayret ediyorsun , herkese yayılan bir sekinet var. Söz kalbine , zikir zihnine etki ediyor , Allah’ı düşünüyorsun , hafifliyorsun. İçerde bir hava var , içine sıkı sıkı çekiyorsun. Böyle bir mecliste bulunalı ne kadar oldu ?
Bir maruzatınız var bir büyüğe danışalım dediniz gittiniz ziyarete , karşınızdaki arif bir zat , gönlünüzden geçeni tutma ihtiyacı hissediyorsunuz , siz sormadan sorularınıza cevap buluyorsunuz , tavsiye ediyor , nasihat ediyor , dua ediyor. Ne zamandır böyle bir zat ile karşılaşmıyorsunuz ?
Sokaktasınız , gelene geçen selam veren bir zat yürüyüp gidiyor , sana da selam veriyor , ne nur yüzlü bir zat diyorsunuz , o sakin sakin giderken gözlerinizi ondan ayıramıyorsunuz. İçinizde birden iyi duygular yeşeriyor. Ne zamandır sokakta böyle bir zat görmediniz ?
Camidesiniz , kürsüde bir ses var , Hakk’ı haykırıyor , hakikati haykırıyor , saatlerce sürse saatlerce dinlerim diyorsunuz . Ne zamandır böyle vaiz dinlemediniz ?
Dostlarınız var ya, gidiyoruz dediler mi , nereye gidiyoruz diye sorulmaz dosta , ne zamandır dostlarınıza , nereye gidiyoruz diye soruyorsunuz ?
Sözü kısa kesmek lazım .Bugün tasavvufi kurumlar yok mu , var , mürşidler yok mu , var , dervişler yok mu , var , kitaplar yok mu , tarihte olmadığı kadar var , dost yok mu , herkesin kendince dostu da çok , iletişim kolay değil mi , bir araya gelmeler azalıyor mu , aksine artıyor , mekanlar genişliyor , imkanlar çoğalıyor , görseller , videolar , sözler , sohbetler , konferanslar , kurslar , şunlar bunlar her şey olabildiğince var. Çekilen bir çile yok , rahat çok amma bu rahatlık özden , hakikatten uzaklaştıran bir rahatlık , taatsiz bir rahatlık , illeti , hastalığı artmış bir rahatlık.
Naylon tasavvufçular kendilerini kandırıyorlar , profanlaşan tasavvufçular bir türlü silkelenemiyorlar.
Savm u salat u haccile sanma biter zahid işin
İnsan-ı Kamil olmağa lazım olan irfan imiş ( Niyazi Mısri )

Mehmet Emin Başalp

NAYLON TASAVVUFÇULAR

Naylon
Naylon

NAYLON TASAVVUFÇULAR
Naylon kelimesini mecazi anlamında kullanıyorum , bayağı , adi , düzmece , sun’i şeklinde maalesef bu tabiri kullanmak mecburiyetindeyim çünkü artık sahih – batıl , hakiki – sahte gibi bir ayrımdan da öte bir ayrıma ihtiyacımız var. Ortada hatta hurda naylondan , plastikten yapılmış bir yığın kalitesiz malzeme var ve adı tasavvuf , tasavvufçu maalesef , naylon poşet gibi de haylide yaygın.
Naylon tasavvufu izah etmeden sahih ve batıl tasavvuf ile hakiki ve sahte tasavvuf ayrımına da kısaca değinelim ki mesele iyice anlaşılsın.Batıl tasavvuf gayri İslami olan tasavvuftur. Yani öğretisi , usulü İslam ile alakalı değil , haramları helal kılmış , içkiden , haşhaştan başını alamamış , Kuran , Sünnet ve fıkıh yerine batıni yorumlara dalmış ,ibadetleri terk etmiş bu şekilde bir tasavvuf komple batıldır , sahih tasavvuf ise İslam’dan beslenen ve içerisinde İslam’a aykırı söz ve fiillerin olmamasıdır.Dahası İslam’ı en güzel şekilde yaşamaktır.İslam nedir , İman nedir ,ihsan nedir Hadis-i Şerif’inde ihsanın sağlanmasına gayret eden çalışmalardır.
Hakiki ve sahte ayrımı ise sahih görünüm üzerinden oluşur. Fakat burada da esas ayrım noktası şunlardır. Hakiki olanlar , köklü , temele dayanan , usul , adab ve erkanı olan , başındaki mürşidinin de eğitiminden , seçimine silsile-i meratip içinde gerçekleşmiş olanlardır.Sahteler ise yeni zuhur etmiş , kökü , temeli olmayan , izni icazeti olmayan , ehil kişilerden oluşmayan , usulü , adabı , erkanı olmayan yapılardır. Nitekim bu tip yollarda yaygın usul ani bir rüya görme yoluyla veya ani bir aydınlanma ile bir takım cahil kimselerin kendini mürşid görmeleri sonucu oluşturduğu yapılardır , bu tarz kişilere tasavvuf yolunun haramileri de denir.Bu tarz kişiler ilimleri de olmadığı halde bir takım başka kitaplardan iktibas yoluyla vb , içeriğide vasatın vasatının bile daha altı ama hacmi yüksek kitaplar yazmaktan da geri durmazlar. Bu kişilerin tespiti kolaydır , çünkü çok kısa süre içerisinde bir yığın falso verirler hatta çoğu belli zaman sonra rezil olurlar.
Şunu izah edelim sahih ve hakiki tasavvufun görünümü tek tip değildir , dünyanın bir çok coğrafyasında , ülkesinde , şehrinde bir birinden farklı usul , metod , meşreb ve söylemleri vardır , fakat tüm bunlara rağmen şer-i şerife aykırı değiller ve köklüdürler. Tabi burada değerlendirmeyi tasavvufu İslam dairesinde gören bir yorum üzerinden yapıyoruz , tasavvufu tamamen İslam dışı gören bir düşünceye göre zaten bu tip ayrımların da herhangi bir anlamı yoktur.
Gelelim naylon tasavvuf nedir , naylon tasavvuf hem hakiki , hem sahih ama maalesef artık hangi sebeplerle bilemiyorum naylonlaşmış , sun’ileşmiş , adi , bayağı , faydası anlık , uzun ömürlü olmayan , çevreyi kirleten , insanların işini alelade gören , kansorejen , ucuz olduğu için kullanımı yaygın ama kıymetli olmayan gibi bir şey. Örnekleriyle anlatacağız tabi kafamızda daha iyi otursun diye. Literatürde , naylon fatura vardır mesela , ticaretle uğraşan gerçekten alım satım işi yapan kişiler bazen mal satmadığı halde mal satmış gibi gözüksün diye düzenlen faturaları kullanmasıdır amaç menfaattir.

Naylon evlilik denilen , vatandaşlık almak için veya bazen tayin çıkartmak için gerçekleştirilen evlilikler oluyor onlara deniyor. Görünürde her şey şekil şartlarına uygun ama naylon. Naylon tasavvufta da şahıs , yer , mekan vb uygun ama içerdekilerden bazılarının amacı farklı , naylon ,buda etrafa sirayet edip yaygınlaşıyor , bu işe angaje olan , öncü olanlarda naylon tasavvufçular.
Naylon tasavvufun ve tasavvufçuların en bariz göstergelerinden birisi , tasavvufi bir takım usulleri merasimleştirmek , görünür kılmak ve şova dönüştürmektir. Amaç belli bir tevazu ve edeb içerisinde samimiyet ve muhabbet meclislerinde buluşmak iken bunların şeklini , şemalini değiştirip pazarlamaya kalkışmak , her yere de ulaşamadıkça kalitesini düşürdükçe düşürüp , malzemeden kısıp iyice naylonlaştırmaktır. Örnek vermek gerekirse bunun en bariz göstergesi sema ayinleridir . hatta gerçek ismi sema mukabelesidir ama o isim bile unutulmuş halde.Bugün sema algısı toplumun gözünde tasavvuftan uzaklaşmış , bir ritüele dönüşmüş , artık düğünde , sergide , şurda burada ehil kişiler dışında usulüne de uygun olmayan şekilde icra edilir olmuştur. Hz.Mevlana gibi dünya çapında bir mutasavvıfın yoluna ilişkin ucuz , naylon merasimler.
Naylon tasavvufun ve tasavvufçuların en bariz göstergelerinden biri de ilimden uzaklaşma , hurafeye sarılma akımıdır.Şimdi bir çok tasavvufi yolda bakıyoruz , başında silsile-i meratip üzere gelmiş , ilmide olan mürşidler var , akidevi bir inanç sorunu yok , Ehl-i Sünnet vs ama bakıyoruz , tasavvufçuyum diyen kişiler ilmi çalışmalar yerine etrafta bir takım hurafe içeren ve son derece gülünç söylem ve fiillere sarılıyorlar. Şimdi tasavvufa yönelik bid’atçi ve hurafeci eleştirisi yeni bir eleştiri değildir. Eskiden bu tip eleştiriler işte zikir yaparken def çalınsa bu islam’da var mı yok mu gibisinden idi ama şimdi falanca efendinin zikirli yoğurdu falan satılıyor. Bilmem şu kadar şunlar vs okunmuş sulardan aşure yapılması merasimi yapılıyor. Bu türden garipliklerin ilim yolunu tuttuğunu iddia eden tasavvufi yollarda değil yerinin lafının bile olmaması gerekiyor.tasavvufçuyum diyen kişide ilim , irfan ve hikmet yolunu tutmalıdır.Bunların hiç birinin nebevi bir temeli de yoktur.
Hurafeciliğin bir başka versiyonu da lokal kutsiyet anlayışı atfetme hastalığıdır.Tasavvufi yola girmiş kişi , tabii olarak bir kişiye tabi olacaktır.Bu kişiye tasavvuf literatüründe mürşid denir , kişinin mürşidini sevmesi onu edeben makul şekilde ta’zim etmesi de son derece doğaldır hatta bunları özel sohbet ortamlarında yapması daha da makuldur. Fakat şimdilerde mutasavvıfımım diyen kişilerde mürşidlerine yönelik öyle bir övgü öyle bir kutsiyet anlayışı var ki , bizim hocamızın diye başladılar mı artık burada ifade bile edilmeyecek , insan üstü , hatta velilik üstü vasıflar vb izafe ediliyor birde bunu diğer insanlara empoze etmek , yaymak gibi bir çabaya giriliyor. Son derece garip hatta haddi aşan bu övgü sözlerinin ağızdan ağza yayılması ve o tasavvufi guruba has bir ifade haline gelmesi , buna karşı çıkılmaması , karşı çıkanların susturulmaya çalışılması , tüm bunlar son derece yanlış işlerdir. Tasavvufi yollarda böyle bir edepsizlik yoktur.Bu gidişatın sonu Allah korusun yanlış yerlere gider , cahil insanlar elinde iyice anlamı karışır , farklılaşır sen vur dersin öldürmeye kalkar sonra .Çok dikkatli olmak gerekir ayrıca bu hem mürşid hem mürid açısından seçilmişlik , üstünlük , bizim yolumuzdan olanlar şöyle olur böyle olur gibi anlayışlar çok sakattır.Üstünlük ancak takva iledir.Ameller niyetlere göredir. Tasavvuf kendini bilmek anlayışıdır , nefsini terbiye etme anlayışıdır , hiçlik makamına ulaşma anlayışıdır , kendini değil başkaları beni bilsin diye çabalarsan , nefsi terbiye etme yerine kendini övmeye , yüceltmeye başlarsan , hiçliğe değil görünür kılınmaya yönelirsen bir şeylerde yanlış vardır demektir bir sorgulama yapman gerekir sen tasavvufçu falan değil kolay yoldan kurtulma peşindesin veya böyle bir şey olabileceğine inanıyorsun demektir.
Allah’ın veli kulları vardır buna inancımız vardır , Allah’ın veli kullarına izzeti , ikramı vardır Allah’ın yemin etseler yeminlerini boşa çıkarmayacağı salih kulları vardır.Allah’ın veli kullarını sevmek , destek olmak vazifedir. Tasavvufi yolda da kişilerin mürşidlerini birer veli olarak görmesi doğaldır.Mürşidlerin birer veli olup olmadığı Allah’ın bileceği bir husustur diğer insanlar ancak onun zahirine , görünen yüzüne bakıp , söz ve fiillerinde istikamet üzere olup olmadığına bakar ve değerlendirirler. Burada bir anekdot girmek durumundayım , tasavvuf kitaplarında yer alan bir husus vardır , efendim imtihan için mürşid bazen insanlara garip gibi görünecek şeyler emredebilir ( Hac-ı Bayramı Veli Hz’lerinin müridlerine sizi kurban edeceğim demesi gibi ) veya yapabilir işte bu gibi durumlarda niyetini falan bozmayacaksın diye. Dünya tasavvuf tarihinde bu örnekleri toplasan , genel irşad ve eğitimin yanında devede kulak bile olamayacakken , uç noktalar sanki esasmış gibi dilimize dolanınca insanlar anlam karmaşası yaşıyor.Hiç bir mürşid ömrü hayatı boyunca müridlerini her daim imtihan falan etmez böyle bir mantık yoktur , böyle bir durum varsa da bu böyle tevil edilemez.Bir mürşidin din üzerinde ne kadar hassas olup olmadığına bakılmalıdır yoksa evet keramet haktır ama kerametlerdir vs ‘dir bu tip şeylere kişinin kendini çok kaptırmaması gerekir. Neyse sözü uzattık gelmek istediğim nokta şu mürşidleri birer veli olarak görmek tabiidir , istikametine bakılmalıdır fakat şuan tasavvufi yollarda yaygın anlayış mürşidleri birer ikon olarak görmektir.Şimdi bu hristiyanlığa dair tasviri nereden çıkardın diyeceksiniz ama maalesef gidişat bu. Mürşidinin ilmini , ahlakını , iyi işlerini takip edeceğin , uyacağın yerde şimdilerde başkalarına bu kişilerin fotoğraflarını , sözlerini paylaşma hastalığı , saçını , sakalını , kılını kıyafetini takip , övgüler onun ilminden , irfanından vb değilde bir takım fiziksel ve dünyevi meziyetlerini anlatma yoluyla oluyor ve bu şekilde aidiyet hissini artırma çabası görülüyor. Şimdi işin özü kaybolur , manevi olarak kişi bir haz alamazsa işte bu tür yollarla haz almaya kalkar .Bunun makul bir düzeyi olabilir ama tüm gidişat buna dönerse güzel sözü paylaşsan da kalabalığa karışır gider , değersizleşir gider , kıymeti kalmaz , istenilen amaca da ulaşmaz.Boş işlerle vakit geçirmiş olursun. Tasavvufi yolları , mürşidleri , hocaları , alimleri vb bu hale getirmeyelim. Bir görüntüde görmüştüm yaşlıca ve hasta bir hocaefendi , tekerlekli sandalyede stadyumda dolaştırılıyor , bu nasıl bir mantıktır , bu nasıl bir tasavvuftur ?
Naylon tasavvufçuların bir göstergesi de özden , ruhtan , muhabbetten , samimiyetten uzaklaşıp pusulayı kaybetmektir.Bazen denir ki , iş adamları o kadar yoğun bir çalışma temposuna kaptırır ki kendini artık , gecesi gündüzü iştir , ailesini ihmal eder , ibadetini ihmal eder , kendini geliştirecek işleri bırakır varsa yoksa iş , para vs. Şimdilerde de bu husus yayılıyor tasavvufta amaç ne , Allah’ın rızasını kazanmak , nefsi terbiye etmek , Müslümanlara , insanlara hizmet etmek. Din samimiyettir diyor Hadis-i Şerifler’de samimi olmak , takvalı olmak , salih ve sadık kullarla beraber olmak. Fakat tasavvuf yoluna girdim diyen başlıyor faaliyet üstüne faaliyet , daha fazla inşaat yapalım , daha büyük inşaatlar yapalım , inşaatlar yapmışsın ama gönülleri yıkmışsın bu süreçte bir düşün bakalım. Daha fazla sohbet yapalım , daha çok kişi katılsın , daha fazla kitap basalım daha fazla dağıtalım , daha büyük kermes yapalım , daha çok konferans yapalım , gezilere gidelim , biz en uzağa gidelim , biz en büyük otelde kalalım vs vs daha çok daha çok daha çok. Yaptığın hizmette vakar olacak , gösteriş değil , rekabet değil. Tabi bu daha çokların , reklamları şunları bunları da çabası. Bir kere burada insanlara hizmet ediyorsan hizmet etme şuurunda olacaksın şirket gibi bir anlayış olmaz , buralar senin mülkünde de değildir , daha fazla daha fazla durumu samimiyeti öldürür iç huzuru bulamazsın.Eğer niyeti de bozup buradan mal , makam , mevki ve şöhret elde etme amacına da yönelirsen kendine etiket eklemeye kalkarsan vay ki vay , görünürde derviş olsan ne olur . Tasavvufi yollarda bu hususlar icra edilirken arada oturup bu niyet sorgulamalarını , istişarelerini yapmak gerekir. Burada eksiklik bu sorgulamalar az yapılıyor ki görünen yüzde hep etiketli kişiler vb , yahu kendi halinde salih , sessiz kişiler de vardır onlara da bir danışılsın , itibar edilsin , bu tip hizmetlerde başı yetenekli kişilerde çeksin ama kalender insanlarda olsun. Tevazu , güleryüz, dürüstlük , ahlak , liyakat aransın.Aksi halde sıkıntı şu olur insanlara tasavvuf denilince veya bir tasavvuf yolu denilince kötü bir örnek olarak dejenere olmuş bir kişinin adı , yüzü veya icraatı akla gelmemelidir.
Su-i misal , misal olmaz demişler evet kötü örnekler , örnek olmaz.Tabii ki , sahih ve hakiki tasavvufun varlığının insanlara faydaları çoktur , bunca yıl İslam’a hizmetleri çoktur lakin yukarıda bahsettiğimiz hususlar bu tip kişiler bu guruplar içinde görülür oldu. Maalesef kötü şeylerin çabuk yayılma gibi bir özelliği vardır.İnsanlar bu konularda şuurlanmazsa bu tip kötü niyetli kişiler daha pervasızlaşabilir.Tasavvuf kal , konuşma ilmi değil , hal , yaşama ilmi demişler.Bunu insan kaybederse konuştukça konuşursa , özünden koparsa , haddi aşarsa hem kendine hem cemiyete zarar verir.İlim yolundan ayrılıp hurafelere yapışan olursa elimizle ve dilimizle de üslubunca düzeltmek zorundayız.Bu naylon , plastik adamları ya yontmalı ya kenarda tutmalıyız.
Tasavvuf yolu , dervişlik yolu zor bir yoldur , izah etmeye kalksak sayfalar yetmez. Batıl ve sahte tasavvuf yolları , yüzyıllardır tasavvuf karşıtlarına koz vermiş ve sahih ve hakiki tasavvuf yolu mensupları yüz yıllardır bu üç anlayış ile mücadele edip birde hakiki tasavvufu yaşamış ve günümüze getirmişse , şimdi tutup birde kendi içimizde böyle ucuzlukları , pespayelikleri ve bayağılıkları yaygınlaştıramayız. Gerçi bu her alanda vardır , mimariye bakıyorsun nerede Mimar Sinan’ın Süleymaniye’si nerede şimdi bu beton camiler , sanata bakıyorsun nerede o güzelim musikiler , şimdilerde müzik adı altında gürültüler , duvarına hüsn-i hat asacağı yerde Çin malı levha asan kişiler. Artık bilemiyorum buna zevksiz kişiler mi , bu köylülük anlayışı mı , cehalet mi , tahsilli cehalet mi , kültürümüzden kopma mı , popüler kültürden çokça etkilenme mi , planlı yozlaştırma projeleri mi artık ne derseniz diyin tüm bu niteliksiz anlayışlar kişiler vasıtasıyla bu naylon tasavvufçular yoluyla tasavvufa bulaşıyor. Buda yine eğitimle olur , anlatmayla , usulünce uyarmayla olur.Bu naylonlaşmaya karşı topyekün mücadele vermek durumundayız.23.03.2017

Mehmet Emin Başalp

KARARSIZ OLMAYIN

KARARSIZ OLMAYIN
Türkiye 16 Nisan’da “Cumhurbaşkanlığı Sistemini” oylayacak , efendim bu sistem ne getiriyor ne götürüyor , bize faydası nedir , ilerde ne olacak , niye değiştiriliyor , niye evet diyoruz anlamadım , niye hayır diyoruz anlamadım , bu maddeleri halk okudu mu , benim bazı maddelere çekincem var gibisinden kararsız olduğunu iddia edenler var şimdi Türkiye gibi bir ülkenin siyasi atmosferini solumuş , geçmişi analiz edebilecek bir kapasiteye sahip bir kişinin kararsızım demesi pek mümkün değildir , kararı vardır da gizliyordur.Yoksa herkesin kafasında az çok oyu şekillenmiştir.Ya evet ya hayır diyordur.
Şöyle bir geçmişe bir baksak , Hz.Adem ‘den beri Hak ve batıl mücadelesi var diyeceğim ama okurlarımdan özür diliyorum , şimdi bu seçimde de hak ve batıl mı var diyeceğiz aman aman bu halkı ayrıştırmak , ötekileştirmek , kutuplaştırmaktır , insanlık ve nefret suçudur , kötü bir ifade ve taktiktir , kim bunları bu milletin aklına soktu bilmiyorum. Efendim geçmişe bakalım desek de öyle Hak’tır , batıldır , millidir , gayrimillidir , şudur , budur falan böyle ayrımlara girmiyoruz. ( İroni yapıyorum tabi , yanlış anlaşılmasın bu mücadele kıyamete kadar var olacaktır )
Ayrımcılığı , ötekileştirmeyi , kutuplaştırma nedir ne değildir bilmeyenler kusura bakmasınlar bu kelimeleri dillerine de pelesenk etmişler tekrar edip duruyorlar. Ayrımcılık siyah – beyaz diye ayırmaktır.Ayrımcılık etnik özelliklerden , mezhep özelliklerinden , fiziksel özelliklerden vs kişilere haklarını vermemektir , başka muamelelere tabi tutmaktır. Tabi ki böyle bir ayrımcılığa herkes karşıdır.Siyasette ayrımcılık olur mu ? hayır olamaz diye hemen fevri bir cevap vermeye gerek yok , makul görülen ayrımcılıklar vardır , monarşi bir tür ayrıcalıktır , o aile ve soyuna yönetim yetkisi vermektir. Yine İngiliz Lordlar Kamarası bir ayrıcalıktır , bir takım ünvanlara sahip olanlar o meclise girebilmektedir. Efendim , Halife Kureyş’ten olmalıdır şeklinde , Hz.Peygamber’in vefatından sonra Hz.Ebubekir Efendimizin seçiminde savunulan görüşte bir tür ayrıcalıktır.
Ötekileştirme nedir , bir grup içinde veya geniş olarak söyleyelim bir insan topluluğu içerisinde bir takım kişi veya kişilerin kendilerinin meziyetlerini , fikirlerini üstün görme , bir grubunda meziyetlerini , fikirlerini noksan görme yoluyla yaptıkları değerlendirme ve kimliklendirme çabasıdır. Şimdi ötekileştirme iyi bir şey midir , değildir ama insan ötekileştirme yapamaz diye bir şey yoktur bu bütün toplumlarda hayli yaygındır ve insanlar nefret ve şiddet boyutuna ulaşmadıkça devamlı suretle ötekileştirme yapmaktadırlar. Dünya’nın her yerinde vardır , şehirli , bedevi ayrımı yapmakta , avam , havas ayrımı yapmakta bir ötekileştirmedir. Yeri gelir alimler , cahiller demekte bir ötekileştirmedir. Kadınlar diye bir cümleye başlamakta cinsiyetçi bir ötekileştirmedir. Bu bizler ve onlar ayrımıdır. Bizi , kişi kendi tarif eder , onları , kişi kendi tarif eder , herkesin kendi bizinin karşısında bir onları vardır.Bir toplumda ötekileştirme yoktur , olmamalıdır diye anlamsız iddialara girişmeye gerek yoktur. Çünkü insanlar arasında keşke olmasa ama tefrika olmaktadır. Lakin Hadis-i Şerif’te bir husus vardır İslam ümmeti dalalette birleşemez çok şükür , bir ihtilaf halinde de çoğunluğa tabi olmak gerekir. İslami bir şiar varsa budur , marjinallik veya marjinal görüşlerin taraftarı olmak , ötekileştirmeye uğradığını iddia etmek suretiyle kendini ayrı tutmaya çalışmak takdir edilecek bir davranış değildir.Burada şu da anlaşılmasın tabi ki doğruyu ve Hakkı tek kişi olsan bile savunmalısın ama burada kast ettiğimiz bir yargılama ve adalet kriteri değil bu öyle bir mevzuda olur. Adalette ötekileştirme olmaz , kastettiğimiz insanlar arasında görüş ayrılığına yol açan fikir ve uygulamaların tartışılmasından doğan ötekileştirmedir.

Kutuplaştırma nedir , izah etmeden şunu belirtelim her şey zıddıyla kaimdir.Bu dünya böyle yaratılmış. Diyalektik düşünce diye sunulan , Mark’sın vb ‘lerinin öne sürdüğü de budur. Artı kutup varsa eksi kutupta vardır. Şimdi gelelim kutuplaşma nedir , kutuplaşma kişilerin bir birine zıt iki görüş etrafında kenetlenmesi ve karşı karşıya gelmesidir.Kutuplaşma bir topluma zarar verir mi , verebilir. Kutuplaşmanın zıddı nedir , çoğulculuk falan denir işte her görüşü uzlaştıralım şeklinde. Buda her şeyde mümkün değildir çünkü bazı kırmızı çizgiler vardır , adam öldürme suçtur , hırsızlık suçtur herkes bu konularda uzlaşıveriyor ama içki içmek suç olsuna gelince uzlaşma olmuyor. Her şeyde kutuplaşma olmasın amenna ama bazı şeylerde karşı karşıya gelmekten başka çare yoktur. Bir şeyde kırmızı çizgi , iddia ve adaylık varsa kutuplaşma tabii sonuçtur zaten İslam idare sisteminde bu husus az olsun diye adaylık usulü yoktur , bir grup münasip bir kişiyi seçer.Şimdi biri çıkıp bu sistemi savunsa irademiz elimizden alınıyor diye yaygara kopar.
Mesele uzunda yukarıda izah etmeye çalıştık şimdi bir referandumda evet veya hayır şıkkı olur , bu referandumda süresince yapılan propagandaya da ayrımcı ve ötekileştirmeci denemez. Dense dense toplum kutuplaşıyor denebilir ama benim kanaatim kutuplaşan bir toplum ve Türkiye yok , çünkü sistem tartışmasından kutuplaşma çıkmaz , çıksın diye çıkarmaya heveslenen hayırcılardır.
Kutuplaşma iki zıt görüş arasında çıkar parlamenter sistem ile başkanlık sistemi bir birinin zıddı değildir ki ; bunu bir birine zıt iki sistemmiş gibi sunan bu sistemlerin ne olduğunu bilmiyor demektir. Başkanlık sisteminin zıddı parlamenter sistemdir ee bunların uzlaşı noktası yarı başkanlıktır gibi absürt görüş öne sürmek gibidir. Neticede bu bir sistem değişikliği oylamasıdır.

Cumhurbaşkanı ve başbakan olan bir sistemden sadece cumhurbaşkanı olan bir sisteme geçiliyor. Burada hukuk düzeni değişmiyor , anayasal sistem değiştirilmiyor , ülkenin yönetim yapısı oylanmıyor , üniter ve federal sistem bir birinin zıddıdır misal böyle bir oylama yok. AB’den çıkmayı İngiltere nasıl oyluyorsa öyle bir oylama yapacağız . Monarşi gelsin gelmesin oylaması yapılmıyor , kominizmden çıkalım mı oylaması yapılmıyor hatta ve hatta laiklik ilkesi bile oylanmıyor.Bu oylamayı rejim oylanıyor şeklinde ifade etmek ve sunmak kötü niyettir.
Uzun uzun izah etmekten yoruldum ama Türkiye siyasi tarihinin istikrarsızlık ürettiği bir vakıa , bunun bir şekilde aşılması gerekiyor bu sistem değişikliğinin en temel getirisi istikrara sağlayacağı katkı buda ülkenin projelere yoğunlaşacağı , kısır siyasi çekişmelerden uzaklaşacağını gösterir.Türkiye’nin güçlenmesini herkes istiyorsa eleştiriler neye karşı.
Cumhurbaşkanlığı sistemi ülkede var olan hangi hakkı ortadan kaldıracak veya hangi özgürlüğü kısıtlayacak bu tür bir eleştiri getiren var mı , yok . Cumhurbaşkanlığı sistemi hangi ekonomik sıkıntıyı beraberinde getirecek veya hangi dış politikayı bize zorunlu kılacak bunun izahını yapan oldu mu , çünkü yok. İşinde gücünde işçinin , okulundaki öğrencinin , üretimdeki çiftçinin , görevindeki memurun doğrudan veya dolaylı olarak ne gibi bir etkilenmesi olacak. Kafamızda şöyle bir algı varsa yıkıp atalım , artık her şeye başkan karar verecek o ne derse o olacak yok böyle bir şey.Bu algı temelsiz bir algı olup temelsiz bir tek adam sistemi eleştirisi üretmektedir.
Ayrıca tek adamlık eleştirisi son derece komiktir , en marjinalinden başlayalım uç sol , marjinal solun ideolojileri zaten tek adam üzerinedir , kominizm , sosyalizm tecrübesi yaşayan bütün ülkelerde tek adam despotizmi vardır ama bu onlara göre devrimciliktir , çünkü diğer partiler ve diğer adaylar gereksizdir.
Başkanlık bu haliyle kuvvetler ayrılığını tam sağlamıyor diyen dindar ve sağ partimiz ise kendi parti kongrelerinde ilkemiz tek aday ve tek listedir hususunu hep deklare eder. Kamplaştırma , kutuplaştırma hususuna ise hiç girmiyorum siyasi varlık sebepleri bu söylemlerdir.
Bir diğer partiye ise parti demekte mümkün değil terör örgütü uzantısı bir parti , eş başkanlık vb çok demokratik göründüğünü iddia eder ama bazı eli silahlı liderlerinin emirlerine karşı dahi gelemez.
Gelelim hayırın başını çeken partiye , geçmişi vukuatlarla dolu bir parti , bu ülke tek parti rejimi yaşadıysa bu parti yaşatmıştır. Bu ülkede demokrasi , insan hak ve hürriyetleri ile inanca karşı çıkıldıysa bu parti nedeniyle çıkılmıştır. Parti içinde demokrasi olduğunu da iddia ettikleri halde bir türlü kendi aralarında birlik ve beraberlik sağlayamamış olup , devamlı kongreler , tartışmalar bu partide yaşanmaktadır. Tek adamlıkları da , çoğulculukları da problemli ve çelişkilidir. Halkçı olup halktan uzaktırlar.Millete tepeden bakma alışkanlığından vazgeçmemişler , milletin tercihine saygı duymamışlardır.
Dahası bu tek adamlık eleştirisi tamamen samimiyetsiz bir eleştiridir. Önce sen kendi partinde ne kadar çoğulcusun onu izah edeceksin öyle çıkıp konuşacaksın. Biri Castro’ya övgü düzer , tek adama karşıyım der , öbürü kendi liderine , kurucusuna bir küçük eleştiriye dahi tahammül edemez yok sistem şöyle olur böyle olur , yani şu eleştirilerinizi samimi yapın. Cumhurbaşkanlığı sistemine hayır diyenler bizim derdimiz tek adamlık falan değil , bu sistem olursa biz iktidar yüzü göremeyiz de ondan hayır diyoruzu açık , sarih ve net şekilde ortaya koyun.
Başkanlık sisteminde iktidar olmak , seçilmek zordur. Çünkü başkanlık sisteminde bir partiyi bölüp , iktidarı alaşağı etmek yoktur. Bakınız RP – DYP hükümeti zamanında DTP’nin ortaya çıkışı , başkanlık sisteminde dördüncü olmuş o zaman % 14 oy almış Ecevit’in hükümet krizleri nedeniyle başbakan olması , azınlık hükümeti kurması mümkün değildir , seçim sonucunda bir birine en sert eleştiriyi yapmış partilerin hükümet kurmak zorunda kalması düşünülemez ANAP – DYP hükümeti gibi , başkanlık sisteminde yüzlerce tur sonunda cumhurbaşkanlığı seçememek yoktur , Fahri Korutürk sonrası gibi , başkanlık sisteminde 367 krizi yoktur , başkanlık sisteminde marjinal görüşleri savunup iktidara gelemezsin. Hülasa başkanlık sisteminde aldığın az oyla hükümet denkleminde santranç oynayıp , kenarda bekleyip , kötü durumdan yararlanıp daha fazla yetki alamazsın. Başkanlık siteminde milletin önüne çıkıp , desteğini alacak karizmaya ve birikime ihtiyaç vardır. Başkanlık sitemi çalışmak gerektirir , nitelik gerektirir.
Şimdi bu beceriden , geçmişten , tabandan yoksun olan bütün partiler hayır diyor çünkü halkın değerleri ile , inancı ile sorunu olan parti diyor ki , benim oy potansiyelim zaten belli benim iktidar imkanım bitiyor hayır diyorum diyor ama böyle diyemem meclisin etkinliği azaltılıyor demem lazım , başkan iyi denetlenmiyor demem lazım diyor. Öbür hayır diyen dindar parti ise bizden biri başkan seçilirse bizim parti içi vesayet biter , kontrolde edemeyiz , karizmatik adayda falan kontrolümüz dışında olur diyor aslında ama oda bunu açıkça diyemiyor , kuvvetler ayrılığı kamil manada değil biz esasında karşıda değiliz ama bizim istediğimiz başkanlık bu değil diyor. Marjinal uç partilerin ve terör partisinin hayır demesi ise zaten gayrimillilik ve kötüniyet , izaha bile gerek yok.

Başkanlık sisteminde ya kötü bir aday seçilirse endişesi , halk tepkisel bir şekilde başka adaya yönlenirse yönünde görüşler. Bu başkanlık sisteminde ne kadar mümkünse parlamenter sistemde de o kadar mümkün. Şimdi başkanlık sistemi malum iki turlu ve neticede halkın ayrıdan fazlasının oyunu alarak seçiliyor. Seçilen kişide rastgele seçilmiş muamelesi yapmak doğru değildir.
Başkan adayı olmak zor , mecliste gurubu bulunan ve seçimlerde % 5 oy alan partiler ve 100.000 seçmen imzası ile aday gösteriliyor. Efendim kendine çok güveniyorsan bir parti kurup % 5 oy alırsın sonrada bir sonraki seçim başkan adayı olursun. Şimdiki seçimde de siyasi başarısı olmayan başbakan olamaz , hükümet kuramaz.
Burada mesele şudur , uzun iktidar dönemi muhaliflerinde yüksek tepkili ve bilenilmiş bir anlayış geliştirir. Bu da son derece normaldir , kişiler kendilerine yakın bulmadıkları yöneticiler iktidarda bulundukça daha fazla keskinleşirler. Bugün cumhurbaşkanlığı sistemi oylamasına hayır diyenlerin ortak motivasyon noktası budur. Fakat bu muhalefet anlayışı gerçeklikten uzaklaşırsa , kişisel nefrete , devlet ve millet aleyhine savrulursa sorun vardır.
Sen bu ülkeyi yönetmeye talip oluyorsun , milli bir duruş gerektiren uluslar arası konularda devletini ve hükümetini savunmuyorsun. Başka ülkelerde kendi ülkeni kötülüyorsun. Kökü dışarıda bu ülkeyi yıkmak ve parçalamak için tasarlanmış örgütlerden sırf hükümete muhalif diye medet umuyorsun , susuyorsun , inanmıyorsun. Ülkenin güçlendiğine ilişkin iddialarla dalga geçiyorsun. Kusura bakma senin muhalifliğin artık kontrolsüz , devlete ve millete karşı yönelmiş sinir harbi içerisinde bir muhalefettir. Eleştirilmeyi hak ediyorsun.
Kararsız olunamayacağını yukarıda da izah ettim. Tarihsel olarak tanzimattan beri 200 yıldır batılılaşma çabası içerisinde kendi ayakları üzerinde durabilen güçlü bir ülke düşlemekteyiz. Birileri buna ancak batıya yüzümüzü dönmekle olabileceğine inandı. Fakat biz dünyanın en büyük 10 ekonomisi içerisine girmiş , üreten , geliştiren , eğitimi yüksek , bölgesine ve İslam dünyasına liderlik eden , dünyada hak ve hakikati savunan , mazlum ve mağdurlara yardım elini uzatan adil , birlik içerisinde bir ülke hayal ediyoruz. Bu uğurda çalışmayı bir dava meselesi olarak görüyoruz. Bu ülke kendi kaynaklarını kendi işleyen , hakkını , emeğini dünyanın emperyal güçlerine kaptırmayan , kendine güvenen , topraklarına emperyal güçler tarafından göz dikilmeyen , İslam kardeşliğini sağlayan tam bağımsız bir ülke olsun istiyoruz. Bu ülke ezilmişlik , geri kalmışlık duygusunu atsın istiyoruz. Kararın bu yöndeyse oyunu buna göre kullan değilse parçalanmış iktidarlardan memnunum diyorsan eski sistemi savun.
Bu referandumun 2010 referandumu ile benzer bir yönü yoktur o daha sonra şöyle ifade edilmişti bizi batıya yaklaştıran bir değişiklik bu değişiklik ise bizi batıya mı yaklaştırıyor yoksa uzaklaştırıyor mu ?
Fakat 200 yıldır bize biçilen yönetim sistemi ile artık Türkiye’nin ivme kazanması mümkün değildir.Türkiye’nin idari meselelerde tartışmayla geçirecek vakti yoktur. İçeride ve dışarıda söz sahibi olabilmek için güçlü bir idareye ihtiyaç vardır.Bir işletmeyi bile ayakta tutan işletmecisidir. Bu ülke kendi kendine , iddiasız şekilde kalkınacak , gelişecek değildir , bunu sürdürülebilir kılmak zorundayız.
Çünkü ülkemiz güçlendikçe yedi düvel birleşip üzerimize saldırıyor , biz kolay bir coğrafyada yaşamıyoruz. Bu referandum tercihi basit bir tercih değildir , evetin ve hayırın hem ülke içinde hem de dünyada önemli anlamları vardır. Bu taraf olunmayı gerektiren bir oylamadır.Bu oylamaya ilişkin görüş belirtmenin ne ayrımcılıkla ne ötekileştirmeyle ne kutuplaştırmayla alakası vardır. Güçlü bir yönetim Türkiye’yi güçlü kılacaktır , güçlü bir Türkiye tüm insanlık için gereklidir.Bu boş bir hamaset değildir buna inanmayan kendini küçük görmektedir. Biz Nepal , biz Brezilya biz Moldovya değiliz , biz bir cihan imparatorluğunun mirasçısıyız. Bunun şuurunda bir oy kullanacaksınız, bu ülke vatandaşlarını heyecanlarını diri tutmak zorundadır.İçine kapanık , bitik bir Türkiye’yi savunanlar bu ülkenin iyiliğini istemeyenlerdir. Neticede gelin bu referandumda oyumuzu Güçlü Türkiye’den yana kullanalım. 20.03.2017

Mehmet Emin Başalp

AB Macerası Nereye Gider ?

IMG_6079 AB MACERASI NEREYE GİDER
Öncelikle biz bir Avrupa ülkesi miyiz sorusuna cevap arayalım ? Coğrafi bir değerlendirmeyi günümüz sınırlarımız üzerinden , bugünden yaparsak yanılırız , Avrupa kıtasında az bir toprak parçamız olabilir lakin bizim eski sınırlarımız Viyana’ya dolayısıyla Orta Avrupa’ya dayanıyordu.Sınır Komşularımız o zamanki , Almanya , Avusturya , İtalya , Lehistan ( Polonya ) vs idi. Biz yüzyıllarca siyaseten Avrupa’nın göbeğindeydik her gelişmenin , savaşın , barışın tarafıydık. Biz siyasi olarak Avrupa ülkesiyiz , Avrupa denilen o sahanın, o alanın içerisindeyiz. Biz Asya ülkesiyiz , biz Ortadoğu ülkesiyiz gibi bir iddiayı temellendirmek kanaatimce gerekçelendirildiğinde Avrupalı olduğumuzdan çok daha zordur.
Gelelim kültür ve medeniyetimize her ne kadar bir geçiş ülkesi olduğumuz , çeşitli kültürlerden özellikler barındırdığımız bir realite olsa da biz doğuluyuz , bu tartışılması bile abes bir durumdur. Avrupa kültür ve medeniyetinden gelmiyoruz biz ancak onların emperyalizm , modernizm yahut popüler kültür yoluyla dünyanın herhangi bir yeri gibi etkilenmiş ve siyasi , iktisadi ve hukuki etkilerine isteyerek veya istemeyerek maruz kalmışızdır. Her ne kadar benzemeye de çalışsak bu sahada Avrupalı olmamız kesinlikle mümkün değildir , eşyanın tabiatına aykırıdır. Dini , kültürü ve medeniyeti farklı olan milletimizin bu yönden Avrupalı olması düşünülemez.
Siyaseten Avrupalı olmak veya Avrupa siyasi gelişmelerinden etkilenmek , Avrupa Birliği’ne dahil olmayı gerektirir mi ? İzahı tabi bunun uzun , biz yüz yıllardır Avrupa siyasetinin tarafı olmakla birlikte son 200 yıldır kültürel , siyasi ve hukuk anlamında da batılı olma , batılılaşma çabası içerisinde olduğumuz için bu çelişkiyi yaşamaktayız. Çünkü kültürel , siyasi , hukuki her anlamda batılaşmaya çalışan bir ülke neden Avrupa’nın en büyük ve önemli ülkelerinin olduğu Avrupa Birliği’ne katılmak istemesin , kendini onların arasında onlar gibi hissetmesin. Bu kendi içerisinde tutarlı bir istektir veya bir sorudur ayrıca geri kalma düşüncesinin de bizi batılılaşmaya ittiği düşünülürse bu soru daha çok yıllar sorulmaya , tartışılmaya devam edecektir.
Tüm bu batılaşma çabasına rağmen AB’ye katılabilir miyiz ? , AB bizi alır mı ? AB ‘nin bize faydası var mı ? AB ‘nin zararı var mı ? AB salt ekonomik birlik olsa neden kültürel ve siyasi farklılıklar sorun olsun veya askeri bir birlik olsa neden başka kriterler aransın. Demek ki , AB özünde Avrupa değerleri üzerine kurulu bir birliktir bunu kabul etmek gerekir. AB değerleri denilince AB metinlerin de yer alan hukukun üstünlüğü , demokrasi , özgürlük , insan hakları vb gibi hususlar mı anlaşılır. Şimdi bunlar evrensel değerler değil midir ? biz bu değerlere uzağız , uzak kalacağız diye muhalefet etmek mantıklı mıdır ? Sorular soruları getirmekle beraber işin görünen ile görünmeyeni arsında hayli fark olup AB ile uyuşamayacağımız alanlar siyasidir. Bu bizim dini görüşümüzün yansıdığı siyaseti de , bizim milli görüşümüzün de yansıdığı siyaseti , bizim ekonomik , sosyal ve kültürel görüşümüzün de yaşadığı siyaseti kapsar.
Din üzerinden yansıyan siyasi görüşümüz nedir. Bugün AB ülkeleri içerisinde bulunan bütün ülkelerin mezhebi farklıları olsa halkalarının mensup olduğu din Hristiyanlıktır. Türkiye ise Müslüman bir ülkedir.İslam’ın ortaya koyduğu değerler ve ümmet anlayışı AB ile bizim aramızda en büyük engeli teşkil etmektedir. Zaten 200 yıldır bu ülkede en önemli tartışma konusu budur , 200 yıldır İslam değerlerini savunanlar ile batılı değerleri savunanlar arasında amansız bir mücadele ve direnç vardır , bu basit bir mevzu olmadığı gibi bunun nihayete ermesi de mümkün değildir. Çünkü yaşadığımız coğrafya şunu kabul edelim yüzlerce sene Hilafetin merkezliğini yapmış bir coğrafyadır. Hilafetin merkezi olmuş şehir ile hristiyanlığın merkezi olmuş şehri bir araya getiremez bir potada eritemezsin. Bu nafile bir çalışmadır. Çünkü AB değerleri denildiğinde insan hakları , özgürlükler , demokrasi vb adı altında bir çok çalışmada yapsan bir çok alanda benzeşsen çalan 9.senfoni ( AB marşı olarak ) sana o ruhu , o heyecanı vermez , veremez.9. senfoniden kim zevk alıyor ve heyecanlanıyorsa AB değerlerine uyum sağlayan onlardır.
Bizim milli değerlerimizde AB ile uyuşma konusunda bizi zorlar çünkü din üzerinden motivasyonu sadece dini inanç değil aynı zamanda milli duygularda kenetler. Çünkü biz yıkılan bir impartorluğun mirasçısı ve aynı zamanda sevr travmasını yaşamış bir devlet ve milletiz. Bu eski imparatorluk kültürü ve her daim başta batılı olmak üzere düşmanlarımız tarafından vatanımız ve milletimiz üzerinde oyunlar oynanma emelleri bitmeden , AB gibi durağan ve milli menfaatleri törpüleyen ve kısıtlayan bir birliğe sempati oluşması beklenemez.
Siyasal İslam arasında gel gitler yaşansa da AB ve batılılaşmaya en eski ve yaygın muhalefeti bu grup oluşturmuştur. Milli kanatta ise farklı gerekçelerle AB karşıtı olan ulusalcılar istisna teşkil etse de AB ile bir mesafe algısı yaşanmıştır. İslamcıları batı tarzı yaşam şekli , İslam düşmanlığı tedirgin ederken milli olarak ise Kıbrıs’ından ,PKK’sına kadar batı destekli politikalar tedirgin etmektedir.Fakat tüm bunlara rağmen batı ve AB sevdasında da vazgeçilmemiştir. Net bir şekilde AB ile ilişkilerin tamamen koparılması savunulmamıştır. Çünkü batı ve AB ile bizi ilişkilere zorlayan bir takım nedenler vardır.
Bu nedenlerin birincisi bizim her sahada rakibimiz olan devletlerin ekseriyeti Avrupa’da olup AB üyesidir.Türkiye içine kapanık ve yalnız bir politika izlediğinde başarılı olabilecek bir ülke değildir. Burada 90’lı yıllara kadar soğuk savaş dönemi olduğunu unutmadan bir taraf seçme mecburiyetimiz olduğunu ve işbirliği içerisinde olabileceğimiz sahayı görmemiz gerekir. Avrupa’ya sırtını dönmüş ve yok saymış bir Türkiye’nin bugün bir çok sahada geri kalmış , donuk ve bürokratik bir ülke olması muhtemeldi. Oysa soğuk savaş bittikten sonra ise Türkiye’nin dış politikası geçmişe göre rahatlamıştır. 80 ‘li yıllarda merhum Özal’ın ekonomik hamleleriyle Türkiye bugün dünyanın en büyük 17. Ekonomisi olmuştur. Yani Türkiye kuruluşundan itibaren büyümektedir. Asya’da büyümek ile Avrupa’da büyümek arasında fark vardır. Kore’nin büyümesi ile Türkiye’nin büyümesi bir değildir. Türkiye özgül ağırlığı yüksek bir ülkedir. Şöyle basitleştirelim Rusya’da bir Avrupa ülkesidir , Rusya AB üyesi olabilir mi ? olamaz çünkü AB için hayli büyüktür. Türkiye’de giderek AB için hayli büyük bir ülke olmaktadır. Türkiye ekonomik anlamada , siyasi anlamda , bilimsel , teknolojik , askeri vb her alanda büyüdükçe AB ‘den uzaklaşacaktır.
Bizi batılılaşmaya zorlayan diğer neden önemli bir neden Osmanlı’dan miras , siyasi geri kalmışlık ile siyasi , idari ve hukuki reform çalışmalarıdır. Bunun yanında son 200 yıl içerisinde yaşanmış onca darbe ve girişimler , insan hak ve hürriyetlerinden ki ihlaller , idari altyapıda sorunlar ve tartışmalar neticesinde Türkiye bu alanda kendini netleştirmeden batı ve AB ‘ye yüzünü dönmekten vazgeçemez. Türkiye yönetim sistemi tartışmalarını nihayete erdirmelidir. Şahsi kanaatim başkanlık sistemi bu alanda Türkiye’nin vermiş olduğu en net kanaat olup Türkiye’yi AB ‘den uzaklaşacaktır. Türkiye’nin sivil bir anayasaya kavuşması , idari yönetimini oturtması , kanunlardan en basit yönetmeliğine kadar tartışmasız şekilde hukuki çalışmalarını tamamlaması , işler ve halkın memnun olduğu bir bürokrasiye kavuşması Türkiye’yi AB ‘den uzaklaştıracaktır. AB iyi örnek olmaktan çıkıp iç memnuniyet artacaktır.
Bizi batılılaşmaya zorlayan bir diğer neden ise ekonomik ve teknolojik gelişmelerdir.Fakat küreselleşen dünya’da artık batı ekonomileri ve teknolojisine bağımlılığımız giderek azalmaktadır.Bugün Japonya , Çin , Kore , Meksika , Hindistan veya herhangi bir Afrika ülkesi ile ticaret yapma potansiyeline sahibiz.Türkiye batının pazarı olmak yerine başka ülkeleri kendi pazarı haline getirebilecek bir potansiyele sahiptir.Ayakları üzerinde durabilen bir ülke çok daha rahat manevra yeteneğine sahip olabilir.Nitekim İslam ülkeleriyle girişilen ekonomik ve kültürel işbirlikleri AB ve batıdan bizi uzaklaştıran nedenlerdendir.
Türkiye’nin sadece batıyı gördüğü dış politikadan vazgeçmesi bizi AB’den uzaklaştırmıştır.Türkiye’nin bölgesinde lider ülke olma potansiyeli ve liderliğini pekiştirmesi bizi AB’den uzaklaştırmıştır. Türkiye’nin İslam ülkeleri nezdinde itibarı ve etkisi bizi AB’den uzaklaştırmıştır.Türkiye’nin tüm dış ve iç tehditlere rağmen birliğini muhafazası bizi AB’den uzaklaştırmıştır.Türkiye’de yapılan daha çok siyasi alanda bir çok hukuki düzenleme bizi AB’den uzaklaştırmıştır. Türkiye’nin ekonomik olarak büyümesi bizi AB’den uzaklaştırmıştır. Türkiye’de eğitimin artması ve kendine güveninin gelmesi , geri kalmışlık psikolojisinden uzaklaşması yani ifade etmek istediğim “ diriliş “ psikolojisine bürünmesi bizi AB’den uzaklaştırmıştır. Soğuk savaşın bitmesi ile gerek ortadoğuda gerek tüm İslam dünyasında Müslümanların batılılarca hedef alınması halkı Müslüman Türkiye’yi derinden yaralamış ve bizi AB’den uzaklaştırmıştır. Görüldüğü üzere bizi yıllardır süregelen bazı gelişmeler AB’den hayli uzaklaştırmış olup aradaki hukuki bağında sona ereceğine az bir zaman kaldığı hissediliyor.
Şimdi şu soruda gelebilir AB ile uzaklaşıyoruz derken yakınlaşma çabaları ve gelişmeleri bir tezat değil mi ? AB reformları neticesinde hukuki düzenlemeler , AB ile müzakare süreci , AB Bakanlığı vs. Evet başta bakıldığında tezat gibi gözükebilir ama tezat değil burada uzun süreli bir süreçten bahsediyoruz taleplerin netleştiği bir durum yok. Japonya’nın AB üyesi olması mümkün müdür , değildir ama biz yukarıda izah ettik Avrupa ülkesiyiz bize net şekilde hayır denemedi. Yine yukarıda izah ettik bizi AB ‘ye yönelten sebepler vardı , bizde talipliydik ilişkileri kesemedik ama neticede öyle bir zaman gelir ki istekliler isteğinden vazgeçebilir. İngiltere AB’ye girmek zorunda değildi ama konjoktür itibarı ile dışında kalamadı ama bir an geldi ki AB , İngiltere’ye küçük geldi , ayrıldı. Sebep kurumların , hukukun , kültürün , dinin vb benzeşmemesi değil tamamen siyasi.
İşte Türkiye’de kendini AB’den uzaklaştıran güçlenme politikalarından vazgeçerse AB’ye yakınlaşır yoksa AB’ye daha fazla hukuki düzenleme , daha fazla batılılaşma çabası vb ile yaklaşamaz.Siyasi istikrarsızlık yaşan bir Türkiye yüzünü yeniden batıya döner , dış politikası çıkmaza giren bir Türkiye yüzünü batıya döner, ekonomisi çöken bir Türkiye yüzünü batıya döner. Halkın memnuniyetsizliği artmış bir Türkiye’de halk AB’den medet ummaya başlar. Olayları detaylıca düşünelim , tarihi , ekonomik ve siyasi gelişmeleri görmezden gelmeyelim. Ülkemizi güçlü bir Türkiye haline getireceksek , AB macerasının sonuna yaklaştığının farkındaysak , AB’ye ihtiyacımız kalmadığının inancındaysak , kararımızı AB’ye karşıyız ve ayrılıyoruz demek suretiyle belirtmek zorunda da değiliz bu sonuç olarak ortaya zaten çıkacaktır. Türkiye’yi AB’den uzaklaştıran güçlü Türkiye politikalarına destek vererek bunu hızlandırabilir.Türkiye’yi eski Türkiye yapmak isteyenlere karşı direnirsek başarabiliriz. Türkiye birlik ve beraberlik içinde olursa , güçlü olursa , boyun eğmezse , siyasi istikrarı sağlarsa artık dünyanın tam bağımsız ve lider ülkelerinden biri olma yolunda hızlı adımlarla ilerler.Türkiye dünyaya savaş üreten , kargaşa üreten , terör üreten bir ülke değil aksine bunlara dur diyen , mazluma ve mağdura yardımcı bir ülkedir.Güçlü bir Türkiye için düşünmek ve inanmak zorundayız. Türkiye’yi iç siyasi çekişmelerle maceraya sürüklemezsek başka maceralara atılmak zorunda kalmayız. 17.03.2017

Mehmet Emin Başalp

Edebiyatımızda Bazı Tabib ve Hasta Üzerine Örnekler

EDEBİYATIMIZDA HASTA  ve TABİB  ÜZERİNE  ÖRNEKLER

Şiir bizim edebiyatımızın temelidir bu vesileyle her bir konuda zengin bir şiir varlığına sahibiz ,  ne zaman not almışım bilmiyorum ama not aldığım hasta , tabib ve ilaç konulu bazı beyit , şiir ve şarkıları paylaşayım dedim.

Hiciv malum benim en sevdiğim tarz ,  bu sebeple onu en başa alıyorum , beyitte zaten hiciv sanatının pirlerinden olan Şair Eşref’e ait.

Etibba öldürür kim hasteganı öyle sür’atle

Ederler çok zaman vareste Azrail’i külfetten

Tabipler hastaları öyle süratle öldürürler ki çoğu zaman Azrail’i külfetten kurtarırlar diyor malum üç beş eski kelime var izah edelimde tam anlaşılsın.

Şiire ara verip bir romandan pasaj paylaşacağım maalesef günümüzde pek okunmuyor Peyami Safa’nın “ Matmazel Noraliya’nın Koltuğu “ adlı romanı keşke bir sihirli değnek değse de “ Kürk Mantolu Madonna “ gibi popüler olsa . Bu roman konusu ve dili itibariyle hayli ilginç olup edebiyatımızda pek örneği yoktur biraz bilinçaltı , halisünasyonlar  ve felsefi içeriklidir. Orada şöyle bir ifade geçer “ – Sen felsefeyi bırak , yine Tıp fakültesine dön , diyordu Mister Joe , orada tabiatın kanunlarıyla daha yakından temas edecek ve kendini daha iyi anlayacaksın.Tıpta doktor , felsefede hasta olursun. “  ifade edildiği gibi felsefe hasta edebilir insanı. Peyami Safa bildiğiniz gibi hasta , hastalık , hastane gibi konulara eserlerinde çok yer vermiştir misal Dokuzuncu Hariciye Koğuşu gibi.Şimdi durduk yerde bunu niye yazdın derseniz bu  kitabı okumadıysanız bari , tıp okuyanlar arasında felsefe yapmaya yeltenenler  olursa “ tıpta doktor felsefede hasta olursun “ sözünü söyleyip susturabilirsiniz belki.

Tıpta doktor mu yoksa felsefede hasta mı olursunuz bu hususta esasında  üzerinde düşünülecek bir beyit vardır , çok da severim , sade tabibler için değil herkes içinde geçerli bir tespit vardır bazen  talip olduğumuz işler bize nice  devasız dertleri çöz der ama elden  ne gelir.

“ İhtiyarımla acep ben hiç olur muydum tabib

Ger bileydim alemin bunca devasız derdini “

İnşallah okuyucularım ihtiyar kelimesini anlamışlardır çünkü anlamadılarsa ihtiyar heyetinin de yaşlılardan oluşan bir heyet olduğunu sanan cahillerdendirler onlar içinde maalesef izah edemeyeceğim.

Gerçi o dönem için belki geçerlidir ama bugünler için pek katıldığım bir önerme olmayacak ama kendisi de tıbbiyeli bir şair olan Cenab Şahabeddin “ Tıbbiyeden her şey çıkar arada bir hekim de çıkar demiştir “ zikretmiş olalım.

Ülkemizin ünlü müzikologlarından olan Ekrem Karadeniz’in bir şiirini paylaşalım.

“ Verdiğin haplar deva-i derd-i etmez ihtiva

İstemem ab-ı hayat , sunsan bile bulmam şifa

Baş ucumda durma ey nadan tabip bilmez misin

Ehl-i aşkın derdine didare etmektir deva. “

Özet itibariyle aşık olanın tabibe değil sevgilisine ihtiyacı vardır şeklinde şarkı formunda bir şiir.

Benzer iki şarkı daha paylaşacağım , biri Şekerci Cemil Bey bestesi

“Na- ümid-i aşka doktor var mı tıbbın çaresi

Neyle aram eyler uşşakın dil-i avaresi

Hançeremden çek cehennem taşını beyhudedir

Hançer-i ebruy-i dildarın ciğerde yaresi “

Diğeri ise Kanuni Nasib bestesi

“ İptilay-ı derd-i aşka var mı doktor çaresi

Hastadır , kesb-i şifa etmez gönül , yok çaresi

İltiyam bulmaz gönül tiğ-i gamzen yaresi

Hastadır kesb-i şifa etmez gönül , yok çaresi “

Bu iki şarkının birbirlerinden esinlendiği açık fakat söz yazarları bilinmiyor. Genelde şarkı formunda doktorların aşka çare bulamadığı hususu işlenir.

Mendilimin Yeşili veya Aman Doktor diye bilinen meşhur şarkıda doktorlardan çare beklerken , El Çek Tabib Sinem Üstünden türküsü gibi hekimleri istemeyen bir üslupta vardır.

Türk tiyatrosunda Ahmet Vefik Paşa’nın Moliere’den uyarladığı Zoraki Tabip adlı tiyatro eseri de hayli ünlüdür.

Yazımıza Konya’da derlenmiş bir türküyle son verelim.

Hastane Türküsü

Hastanenin bacaları

Ne uzundur geceleri

Kuran okur hocaları

Dokdur beğim insaf eyle

*

Hastanenin zili çaldı

Hemşireler şaşa geldi

Dokdurlar amansız aldı

Doktur beğim insaf eyle

*

Hastanemiz dört gattır

Kapıları çift kanatlıdır

İnsaf eyle dokdur beğim

Hastaların hep sakattır.

 

Bir nefes sıhhat gibi bu dünyada bir talih olamayacağı için hastalandığımızda ilk başvurduğumuz ve insanların tedavisi için ellerinden geleni yapan doktorlarımıza her daim minnetarız. 06.03.2017

 

Mehmet Emin Başalp