SARMAL

SARMAL
( Yazıda , herhangi bir kurum , grup, şahıs ismi kullanılmamıştır )
Tasavvuf , tarikat ve bu gelenekle ilgili müessese ve kavramlara yönelik son yıllarda yan yana gelen kelimeler şirk , hurafe , bid’at , sapkınlık , tasavvuf dini , sahtekarlık , keramet simsarlığı , ticaret , paragözlük , din ticareti , sömürü , aklını kiraya verme , robotlaşma , siyasallaşma , kadrolaşma , ajanlık , hainlik , menfaatçilik , ümmetin sorunları karşısında susup şahsi meselelerinde konuşmak , Müslümanları bölme vs şeklinde ve bunlara benzer çok sayıda isnat , iddia ve itirazlar gelmektedir.

 
Tabii olarak bu hususular yok yere çıkmamaktadır pek çok kere ifade etmekle birlikte yozlaşan , amacından sapan veya bu kavramları bir maske olarak kullanan yapılar nedeniyle tepkisellik oluşması doğaldır. Ayrıca dini görüşlerinde cehalet içeren veya gayridini uygulamalar nedeniyle bu yapıların konumunun neresi olduğu konusundaki kafa karışıklığının getirdiği tepkisellikte bir ölçüde doğaldır.Lakin bu kurum ve anlayışın artık yok olması gerektiği , aşağılanan , hakir görülen , istenmeyen , cezalandırılmasını talep eden bir tepkisellik ise doğal değildir. Orta asyadan beri yüz yıllardır halkımıza büyük tesirleri olmuş ve bu anlayışla İslam’ı yaşayan , yaşatan ve yayan medeniyetimizden tasavvufu çekip çıkarırsak ortaya maalesef telafisi imkansız , öngörülemeyecek çapta büyüklükte zararlar ortaya çıkacaktır. Geleneksel halk yaşamındaki uygulamalar ve halkımızın detaylarına vakıf şekilde Kur’an , Hadis , sünnet ve fıkıh bilgisinde zayıf olması , ibadetlerindeki müdavemet sorunu nedeniyle din sevgisinin yok olup yerine fanatizm içeren reformist , selefi veya mealci nevzuhur anlayışların bir birleriyle kavga ettiği , din tartışmalarının yaşandığı , kuraklaşmış fakat aksine sertleşmiş , radikalleşmiş anlayışların bu ülkede cirit atması olasıdır.

 
Bu ülkede herkes bilir ki tarihten beri hem şehirli halka , şehirli üslup ve usulle tasavvuf ulaşmış , kırsal kesimde yaşayan halkada o üslup ve usulle tasavvuf ulaşmıştır. Halkımızın Allah , peygamber ve cihad sevgisinin tezahüründe bu yolla gelişen tasavvufun etkisini görürüz. Anadolunun bozulmamış coğrafyalarında haramlardan da olabildiğince kaçınan halkımızın belki zaafları olsa da yüz yıllardır bu topraklarda kökleşmiş bir İslam anlayışının ve coşkunluğunun olmasında tasavvufun etkisi göz ardı edilemez. Dolayısıyla bu millete sinmiş bir tasavvufi ahlak vardır.
Osmanlı son döneminden itibaren göç ile kalabalıklaşan şehirlerde , şehirli tasavvuf üst bir kültür olarak kalmış ve kalabalık halk kitlelerine hitap etmede zorlanmıştır bu durum cumhuriyet dönemindeki yoğun göç ve tekkelerin kapatılması ile de doruğa ulaşmış o muazzam tasavvufi eserlerin verildiği , derin sohbetlerin yapıldığı , ağdalı tasavvufi konuların konuşulduğu meclisler azalmış , adetler kaybolmuş , çelebi tabiatlı dervişler , çoğu hazerfen namıyla anılan şair , edip , hattat gibi geleneksel İslam sanatlarında mahir şeyhler kalmamıştır.
Kırsal nüfusun azalması ile de köy halkına hitap eden tasavvufi zümrelerde taban kaybetmiş ve usul ve yöntemleri kaybolmuştur. Köylerde şeyhine şiir söyleyebilecek ki bunların pek çoğu ülkemizin tekke edebiyatında zirve halk şairleri kişilerdir birer birer yok olmuş aşıklık geleneği ile tezahürü görülen tasavvufi neş’e sönmüş ve Anadolu coğrafyası kuraklaşmıştır. Köylerde tasavvufi gelenek kaybolmuş fakat dini inançlarını korumaları gerektiği konusunda direnç var olmuştur.İşte bu direnç yeniden cumhuriyet döneminde tasavvufu diriltmiştir.

 
Hal böyle olunca cumhuriyet döneminin başlarındaki dini eğitim alanında yasaklar nedeniyle tasavvufi gruplar din eğitimi alanına yönelmişlerdir. Halkta da dini inançlarını koruma ve yaşama konusunda direnç olunca bu iki irade kolayca uyuşmuş ve zemin kazanmıştır.Esasında tarihte dini yapı olmaktan ziyade sosyal bir yapı olarak algılanan bu yapılar giderek dini eğitim ( irşad ) yapıları olarak algılanmaya başlamışlardır. Gerçekten bu yıllardaki karizmatik önderlerin gayretiyle de tasavvufi zümrelerde bir inkişaf ve gelişme olmuştur.Artık eski şehirli ve kırsal ayrımı da kalmadığı için halktan sosyo- ekonomik şekilde güçlü olan , üniversiteli vb kişilerin rağbet ettiği gruplar olduğu gibi genelde dar gelirli ve eğitim seviyesi ( yanlış anlaşılmasın bu diploma babında değerlendiriyorum ) rağbet ettiği gruplar olmuştur.Artık eski derin tasavvufi meseleler , ağdalı konular , tekke adetleri gibi hususlarda kalmamış ve genelde gençlik çalışmaları , yurt çalışmaları , eğitim çalışmaları , yayıncılık , umuma vaazlar , bir takım yardım faaliyetleri vs gibi her alanda ulusal ve uluslar arası çok çeşitli faaliyetler yürütülmeye başlanmıştır.
Cumhuriyet dönemiyle birlikte geleneksel tasavvufi yapılar yanında yeni bir kurum ortaya çıkmıştır ; cemaatler . Tarikatlar mı cemaatleri doğurdu , cemaatler mi tarikatları dönüştürdü tabii detaylı incelemek lazım esasında bir birine ön yargıyla bakan bu iki kurum giderek birlikte değerlendirilmeye başlandığı gibi bir birleriyle rekabet eder hale de gelmiştir. Giderek bazı tavır ve hareketlerde de benzeşme gibi sonuçlarda ortaya çıkmıştır. Cemaatleri bir araya getiren fikri görüşler tasavvufi anlayışa benzeyebileceği , tasavvuf kökenli kişilerin kurdukları olabileceği gibi tamamen farklı anlayışlardan müteşekkil versiyonları da mevcuttur. Cemaatler tarikatların aksine daha içe kapanık daha fazla radikalleşme temayülünde ve hatta daha fazla sorunlu olmuşlardır. Tarikatlara tepkisellik içinde olan bazı kişilerinde cemaat kurma gibi bir anlayışa evrilmeside kayda değer bir tezattır.
Tarikat ve cemaatlerin dini – uhrevi bir yapı olduğu algısı başlarında bulunan kişilerin veli Allah dostu insanlar olduğu , mal , mülk , şan , şöhret gibi hususlara yüz vermediği düşünülmüş , derviş denilince bir lokma bir hırka anlayışının olması gerektiği gibi biraz nostaljik bir tasavvuf bakış açısı düşünüldüğünde ve mensuplarınca dillendirildiğinde tarikat ve cemaatlerin yöneldiği iki husus garipsenmiştir.Bunlardan biri ticaret biri de siyasettir.

 
Ticaret , bütün dünyada kabul edilmiş tanımı gereği kar amacı güden her türlü mal , hizmet , alım – satım ve değişimi etkinliğini ifade eder.Ticaretin bir boyutu belli bir şekli yoktur.Pazarda mal sattığın gibi gün gelir elektronik ortamda mal satarsın , az cirolu olurken çok cirolu bol karlı işlerin de olabilir. Tarikat ve cemaatler ticarete yönelmişler midir evet yönelmişlerdir yönelten saikin umuma hizmet etme anlayışı ile genişleyen bir kurumsallaşma sonucu bu çarkın dönebilmesi için para gereksinimidir ve paranın da en önemli kaynaklarından biride ticarettir. Ticaretin esasında herhangi bir şekilde yadırganması mümkün değildir burada yadırganan husus esasında bu faaliyetlerin bir sektöre dönüşmesidir yani bir futbol takımı var , taraftarları var , futbol takımının mağazaları var , belli ürünler var fakat pazarlama yöntemi din motifli söylem üzerinden yapılmaya çalışılınca o meşhur “ din ticareti “ kavramı ile karşılaşılır. Bir diğer hususta ticaretin getirisinin tezahürü olduğu düşünülen davranışlardır buna da daha sonra değineceğiz.
Buraya bir not bırakacağız ve bu konulara bir daha döneceğiz bilindiği üzere siyasi partilerin esas gelir kaynağı devlet yardımıdır. Ayrıca siyasi partiler yurt dışından , tüzel kişiliklerden ve yabancı uyruklu kişilerden bağış alamazlar ayrıca bağış miktarı olarak üst sınır belirlenmiş olup sınırlıdır.Bunun temel amacı nedir siyasi partileri hem dış ülkelerden hem de ülke içinde ekonomik gücü olan kişilerden bağımsız kılmayı amaçlamaktadır.

 
Şimdi burada bir soru olarak şu hususu soralım bir tarikat ve cemaatinde en önemli özelliklerinden birinin bağımsız olması düşünüldüğünde gelirlerini bağışlar yoluyla mı ? ticari işleri ile mi ? devlet katkısı ile mi ? elde etmesi bağımsızlığını en iyi şekilde sağlar ? Kanaatim her üçünde de dengeli halinin bağımsızlığını ve makuliyetini sağlayabileceğidir fakat sadece büyümek , sadece gelir hedefine odaklanmak , devlet desteğinin ( STK düzeyinde ) devamlı artmasını istemek her üçünde de ifrat sınırlarına ulaştığında esasında bu grupların kamu , özel , uluslararası bir çok kişi ve kurum ile münasebeti ve ilişkisi nedeniyle bağımsızlıklarının kalmayacağı gerçeğidir.Bağımsızlığı kalmayan bir grubun ise ulvi bir amacının olacağını söylemek ise pek güçtür.

 
Tarikat ve cemaatlerin ilgilendiği bir konuda siyasettir. Bu konunun detaylarına geçmeden şu hususun üzerinde durmak lazım adı üstünde tarikat ve cemaat olgusu bir insan topluluğunu ifade eder. 3 kişi , 100 kişi ,100.000 kişi neyse artık ve topluca hareket etmesi zaten yapısı gereği doğaldır. Bu şekilde bir topluluğun yönlendirildiği , aynı hareket ettiği eleştirisi biraz gariptir.Zaten bu tip yapılara katılan insanlar yönlendirilme , topluca hareket etme isteği ve kabulüyle katılmaktadırlar.
Siyaset zaten başlı başına bir rekabet , çekişme ve tartışma ortamıdır. Siyasetinde temel amacı iktidara gelip ülkeyi yönetmektir. Tarikatlar ve cemaatlerde bu sahanın içine girince bu tartışmalardan nasibini illaki alacaklardır. Bu hususta şikayet etmelerinin herhangi bir anlamı yoktur.Tercihlerinin de , icraatının da bir bedeli ister istemez olacaktır. Bu hususta tarihçiler , sosyologlar , siyaset bilimciler vb geçmişte yaşanan ( çok eski devrilerden itibaren ) hadiseler nedeniyle çeşitli yargılamalar ve kıyaslamalar yapabilmektedir.Bazen tasavvufi camialardan bu tip siyasi yargılama ve kıyaslara dahi sert tepki gösterilmektedirler.Bu tip analizleri , yayınları kendileri yapmaları beklenirken dış değerlendirmelerden olumsuz olanlara karşı tepkileri biraz olgunluk seviyelerini göstermektedir diye düşünüyorum.
Burada şu inanç yaygın bir inanç olmakla birlikte bazen tasavvufçularında üzerinde düşünmesi gereken bir husustur.Tasavvufi önderlerin , camiaların yanlış yapmayacağı gibi bir inanç doğru değildir. İnanılması gereken husus eğer sahih bir yol ise kasten zararlı bir eylem ve söylemlerinin olmayacağı inancını taşımalarıdır.Yoksa gerek sosyal projelerinde gerek siyasal hadiselerde isabetsizlik göstermiş olabileceklerini de göz ardı etmemek gerekir.

 
Tarikatlar ve cemaatler siyasette tabii farklı farklı tavırlar içine girmiş bulunduklarından yeknesak bir çıkarım yapmakta pek mümkün olamaz. Toplu oy verme eğilimi nedeniyle bir siyasi partiyle anlaşma neticesinde oy verme hadiseleri olabilir mi ? olabilir.Herhangi bir siyasi partiyi vaatleri nedeniyle desteklemişler midir ? , desteklemiş olabilirler. Başka bir siyasi anlayış gelmesin diye bir siyasi partinin yanında durmuşlar mıdır ? durmuş olabilirler. Siyasi partilerin sağ , sol , milliyetçi , muhafazakar , liberal vb gibi ayrımları sebebiyle dini yapı algısıyla tercihleri de ideolojik anlamda sorgulanmış mıdır ? illaki sorgulanmıştır.Her ne saikle oy vermiş veya siyasi tavır almışlarsa alsınlar insanlar bunun sebebini merak etmişlerdir.
Tabii Türkiye’nin tanzimattan beri batılılaşması , cumhuriyet ile birlikte gelen laiklik , cumhuriyetin ilk dönemlerindeki dini yaşamda sıkıntı , bu hususlara tepkisel olarak gelişen dini anlamda özgürlüklerin artırılması mücadelesi , daha dindar bir devlet düzeni , daha dindar kişilerin devleti yönetmesi gibi bir amaç ortaya çıkarmıştır. Bu tüm İslam ülkelerinde geçerli bir mücadele olmakla birlikte siyasal İslamcılık denilen olgu Türkiye’de de çok partili sistemle beraber oluşmuştur.Tarikat ve cemaatlerin bazıları bu siyasal mücadelenin göbeğinde kendilerini konumlandırırken , sert muhalifleri de çıkmıştır. İlerleyen süreçte siyasal İslam düşüncesi içerisinde de ayrışmalar , fikir çatışmaları vb gibi bir çok farklılıklar çıkarken kimi tarikat ve cemaatlerde yeni usul , yöntemler ve söylemler geliştirme yoluna da gitmişlerdir.
Burada da bir not bırakalım.Tarikat ve cemaatler siyaset ile ilgileri yanında her nedense bu konularda halkın ve iktidarlarında tepkilerinden çekindiklerinden mütevellit olsa gerek şeffaf olamamış ayrıca tercihlerini izah konusunda da ketum olmuşlardır. Tercih sebeplerini sorgulatmadıkları gibi değişen süreçte değişen görüşlerinin nedenlerini de açık şekilde izah etmemişlerdir. Bu gizlilik ve gizemlilik nedeniyle siyaset gibi pekte temiz olduğu düşünülmeyen bir mecrada tavırları şüpheyle karşılanmış fakat bu şüpheler iyiniyetten ziyade kötüniyetli ve menfaatçi oldukları yönünde bir şüpheye dönüşmüştür.

 
Tarikat ve cemaatleri siyaset konusunda tenkit edildikleri bir ikinci hususta tamamen siyasete angaje olmalarıdır. Yukarıda siyasi partilerin bağımsızlığı konusunda verdiğimiz örneği de düşünerek esasında tarikat ve cemaatler bu hususta en büyük yanlışı yapmışlar ve siyasi partilere veya iktidarlara angaje olma yolunu seçmişlerdir. Angaje olmakla birlikte esasında hem bulundukları zeminden kopmuşlar hem de bağımsızlık ve gereklilikleri ister istemez tartışılır olmuştur. Yine angaje olmanın getirdiği benzeşme , bazı şeylere ses çıkaramama , haksızlık , menfaat sağlama ve kadrolaşma gibi işlerin içine girdikleri gibi bu eleştirilere karşı dik de duramamışlardır.
Burada siyaset kurumunun da tarikat ve cemaatleri siyasete angaje etme ve siyasallaştırma gibi bir hedefi olduğu da söylenebilir. Siyasette tarikat ve cemaatlerin varoluş gayelerini , geçmişlerini , konumlarını , yapılarını yok sayarak siyasal bir varlıkmış gibi görme eğilimi içerisinde olduğunda bu gruplar sıkışmışlık içinde fonksiyonlarını yerine getirememektedir.
Bu iki eğilim nedeniyle tarikat ve cemaatlere siyasi ilgileri nedeniyle eleştiriler gelmeye başlamıştır.Bu eleştirilerde maalesef doğal bir mecrada gitmemiş kavga gürültü içerisinde bir tartışma zemini oluşmuştur.Bu süreçler böyle devam ederken dini yapı maskesini kullanan bazı illegal , yurt dışı istihbarat örgütleri tarafından yönlendirilen , radikalleşmiş yapılar nedeniyle ülkemizde akla hayale gelmeyecek gelişmeler yaşanmıştır. Bu travma nedeniyle artan bir tepkisellik illaki olacaktır. Fakat bu tepkiselliğin her zaman için yukarıda belirttiğimiz Türkiye’nin geçmiş , yaşam ve sosyolojik gerçekleri ile beraber değerlendirilmesidir.
Ketumluğun , angaje olmanın ve maskeli grupların faaliyetleri sonucu yukarda belirttiğimiz bir çok ağır eleştiri gelmeye başlamıştır.Bu gruplarda bu tür eleştirilere kulak tıkayarak itibarlarını devam ettiremezler illaki söylem ve fiillerin de değişime mecbur kalacaklardır.
Burada dikkat edilmesi gereken husus ise tarikat ve cemaatlerin siyasi tercihlerinde ticaret için söylediğimiz din motifini basit siyasi tarafgirlik için ucuzlatma söylemleridir.Taraftarlarının bu siyasi söylemlerin arkasında dini bir motivasyon arama gayretidir.Oysa evvela insanların şunu düşünmesi gerekir ki Kur’an-ı Kerim’de ki “ Onların işleride kendi aralarında istişare iledir “ ayeti mucibince istişare ile kararlar almak gerekir.Tarikat ve cemaatlerin istişare konusunda eksikliklerinin olduğu açıktır. Yukarıda belirttiğimiz ketumluk her halde müntesiplerinin tepkisinden de mi çekinileceğinden olsa gerek istişare edilmemektedir.Esasında istişare edilip edilmediği veya neden edilmediği konusunda pek bilgi sahibi olunduğu da söylenemez.İstişare yolunun , gizlilik ve gizemliliğin terkinin ve ketumluktan ziyade makul izahlara dayalı tercihlerin toplumun tepkisini bu kadar fazla çekmeyeceği kanaatindeyim.
Bu hususta karşıt bir eleştiri şuradan gelmektedir.İnsanlardaki parti fanatizmi , lidere bağlılık , ona aşırı sevgi , şaşaalı törenler , muazzam iltifatlar , siyasi amaçların ulvi bir dava olduğu inancı gibi hususlar vb siyasilere veya siyasi partilere yapılınca yadırganmıyor da tarikat ve cemaatlerde olunca niye yadırganıyor ? Yadırganması normaldir. Şöyle ki ,siyasiler taraftarlarınca sevilip övülmekle beraber belki milyonlarca sevmeyeni , eleştireni hatta nefret edeni olduğu da bir gerçektir siyasette karşılıklı laf dalaşı da doğal olduğundan kimse sevgiyi ve nefreti esasında yadırgamaz. Fakat bir tasavvufi lidere eleştiri müntesiplerince kabullenilemediği gibi konumları gereği diğer kişileri de söz ve fiille hedef almaları da mümkün olmamaktadır. Bu olmayınca ortada sadece tek taraflı övgü ve eleştirilemezlik kalmaktadır.
Şu hususu da değinerek konuyu bu bağlamda kapatayım tarikat ve cemaatleri dini yapı olarak algılamaktan vazgeçmeli veya tarikat ve cemaatler kendilerini böyle tanımlamaktan vazgeçmeliler bu müesseseler dini hizmetlerde yapan birer sosyal yapıdır. İslam kurallarının olduğu bir yönetimde ilk dönemlerde olduğu gibi zühd hayatını teşvik etmiş ve üstün fedakarlık anlayışlarıyla kolonizatör dervişlik dediğimiz Müslüman olmayanlara karşı tebliğ görevini yerine getirmişlerdir. Daha sonraki yüz yıllarda ise devletin yetişemediği hadiselerde eğitim , yardım vb gibi alanlara , spor , kültür sanat gibi sosyal gelişim alanlarına yönelmişlerdir. Fakat hiçbir zaman kendilerini diğer Müslümanlardan ayrı bir konuma konumlandırma gibi bir anlayışta olmamışlardır.Bugün bazı meselelerde yaşanan sorun içe kapanıklığın getirdiği kendilerini ayrıma sokan anlayışlardır.
Güncel bir tartışma konusu da tarikat ve cemaatlerin ilim , irşad , vakıf hizmetleri gibi konulara yönelmesi gerekirken konumlarıyla uyuşmayan siyaset , ticaret vs gibi işlerden çekilmeleri gerektiğini düşünen ve ifade eden kişilerdir.Kanaatimce bu tarikat ve cemaatlerin günümüz şartlarında yaşadıkları dönüşüm nedeniyle pek mümkün görünmemektedir. Bu hususları Müslümanların güçlenmesi temeline oturtmaları ve kurumsallaşma bu faaliyetleri beraberinde getirmektedir.Burada sorun makuliyet ölçüsünün kaçmasından kaynaklanmaktadır.

 
Siyaset konusuna bir son vererek yeniden tasavvuf ve tarikata dönelim tarikatlar veya tekkeler esasında ülkemizde kanunlar gereği yasaklanmış müesseslerdir. Fakat herkesin bildiği şekliyle devam ediyorlar. İslam’da kurumsallaşmış yani ruhbanlar yönetiminde bir dini kurum yoktur. Herhalde herkes anlamıştır kilise , havra teşkilatı , piskoposluk , hahamlık , ateşgedelik , budist rahipliği vs gibi bir şey yoktur. İslam’da din ilim sahibi alim vasfında olan kişiler tarafından talebesine , halka öğretilir. Peygamber Efendimiz tüm dünyaya İslam’ı tebliğ etti , ashabına izah etti , yer yüzü Müslümanlara mescittir lakin fiziki mescidlerde kuruldu , ibadet edildi , din anlatıldı , hatta bir bölümü ilim yolunda olanlara ayrıldı. Daha sonra ilim halkaları , kitaplar , medreseler artık ismi ne olursa olsun bir şekilde alim vasfında olan kişiler tarafından dini ilimler öğretildi , imamlar namaz kıldırdı , vaizler halka dini anlattı , nasihat etti.Bu bugün de hala bu yöntem ve yeni yöntemlerle devam etmektedir ve edecektir. Fakat bu ilimlerde bir usul ve zincir halinde günümüze gelmiştir.
Tasavvuf ise bizim kabulümüz öyledir asla gayriislami bir kökten ve anlayıştan gelmez , tasavvuf mistizm olarak anlaşılırsa ki hatalıdır başka dinlerde de mistik yorumlar vardır ve illaki benzer. Tasavvuf en temel şekliyle genişleyen İslam dünyasında dünyevileşme temayülüne karşı gelişen zühd yaşamını daha doğrusu belki sahabe yaşantısını tavsiye eden , ihsanı , takvayı öğütleyen bunun için çeşitli tavsiye ve metotları bulunan sözleri , eylemleri İslam’ın hükümlerine aykırı olmayan bir ilimdir. Tasavvuf ilmide bir zincir ve usul ile bugüne gelmiştir.
Tasavvuf ilmi daha sonraki yüz yıllarda kendilerine çeşitli isimler veren ekollere yani tarikatlara dönüşmüş , kendilerine has mekanlar ihdas etmeye başlamışlardır. Buralarda çeşitli usul ve adetler gelişmiş , kavramlar , eserler icad edilmiştir. Genelde bu yapıların başında da ilmi anlamda alim kişilerde bulunsa da pek çoğunda formal eğitim dediğimiz , belli bir müfredata dayalı eğitim yapılmamıştır. Çünkü formal eğitim bir süre sonra biter , bir insan ilanihaye medreseye gidemez ama tasavvuf kurumlarına ölünceye kadar gidersin. Buralarda daha çok non – formal dediğimiz müfredat dışı bir eğitim yolu benimsenmiştir. Non – formal eğitimde ise şu eleştirileri kendi içinde değerlendirmek zorundayız iyi bir medrese eğitimi almış , kadılık yapmış biri de şeyh olabilmekte , bu konularda hiç eğitimi olmayan bir kişide şeyh olabilmekte fakat usul olarak benzer şeyleri tatbik ettikleri görülecektir. O zaman burada ilmin kıymeti yok , cahillerde bir takım ritüellerle bu işi götürüyorlar o zaman burası pekte muteber bir yer değil eleştirisi gelebilir.İşte tekke ve tarikatlar formal eğitim veren bir müessese olarak düşünülürse bu hatalı çıkarım yapılır. Oysa tasavvuf en başta ilim sahibininde kibre düşmesine engel olacak bir takım metotlar geliştirmiştir , ilim sahibinde , makam sahibinde , mal sahibinde , fakirinde , askerinde , oduncunun da her kim olursa olsun nefsinin eline esir düşmemesi , dünyevileşmemesi , Müslümanlara , insanlara , hayvanlara , bitkilere hizmet etmesi için metotlar geliştirmiştir.tasavvufun bu ulvi amacı yok olduğunda yerine bunların tersi amaçlar konulur ve gidişat aksine dünyevileşme , hırs ve tamaha dönüşür.
Tasavvufi önderler halkımızca çokça sevilmiştir yukarıda isim vermeyeceğiz dediğimiz için herhangi bir isim zikretmiyorum ama başta Anadolu coğrafyası olmak üzere dünya üzerinde eserleri okunan , türbeleri ziyaret edilen , adları yaşatılan , nasihatleri paylaşılan , yolları yöntemleri devam eden , sevilen , dua edilen çokça tasavvufi kişilik vardır. Bu sevginin temelini oluşturan şey basit bir taraftarlık olamaz bu gönüllere girme hadisesidir. Halkımız son yıllarda menkıbe okuma geleneğinden uzaklaştırılmaktadır oysa hem geçmişteki bir tasavvufi önder hem de günümüzde mutasavvıf olduğu bilinen nice Allah dostu , vakıf insan , salih , muttaki insanlar tanınmalı ve örnek alınmalıdır.
Bugünde tasavvufi liderler oldukça fazla sevilmekte , dinlenilmekte , ziyaret edilmekte , fikirlerine önem verilmekte , işaret ettikleri , öncü oldukları hizmetlerle bir çok maddi ve manevi fayda hasıl olmaktadır. Fakat tüm bu güzelliklerin anlatılması gerekirken neden olumsuz hususlar ön plana çıkmaktadır. Bu maalesef zarar verici bir hadisedir bu hususta düşünülüp bazı adımlar atılmalıdır.Bu gün tasavvufi düşünce ve hayatta basit taraftarlık içeren programlar haricinde önemli fikri istişareler , yayınlar yapılmamaktadır.Üretim kalitesi düşmüştür. Bunların sebepleri analiz edilmeli , kardeşlik ve birliktelik artırılmalıdır.
Aklıma gelen bazı hususları paylaşarak yazıma son vereceğim. Bir tasavvufi yola müntesip kişilerde amaç nefs tezkiyesi ise kibirli hal ve hareketler bulunmamalıdır gerçek bir tevazu bulunmalıdır. Fakat tasavvufi eğitim eksikliği midir nedir dervişlik iddiasındaki kişilerde ki mal , mülk , makam , mevki iştahı , idarelerinde bir kibir , grup olarak kendilerini üstte konumlandırma , insanlara tepeden bakma , insanlar arasında iletişimde sorunlar , İslam kardeşliğini dilde olup fiiliyatta olmaması , bir takım iç bürokrasiler , genelde bu grupların bir çok kurum ve temsilciliğinde yönetici sınıfında olan kişilerin zengin , itibarlı , yüksek eğitimli kişiler olması vesaire gibi nedenlerle genelde yozlaşmış örnekler olarak bu hususların öne sürülmesi.Ne kadar iyi insanlar , dürüst insanlar , güvenilir insanlar şeklinde rağbetin maalesef olmaması.
Tasavvufi grupların kurumlarında genelde siyasilere gelen eleştiriden daha fazla olarak uzun yıllardır görev yapma ve yozlaşmış isimlerin değişmemesi nedeniyle kötü durumda olmaları.1960 yıllardan 90’lı yıllara kadar gelişen artan rağbetin ve itibarın bu yıllarda fazlaca eksilmesi , azalması .
Sadece müntesiplerinde değil tasavvufi liderlerde de bir çekingenlik bulunmaktadır. Kimi sert medrese alimi vasfında iletişime kapalı kimi belli bir blokajın içinde ne bileyim çay , simitle gençlerle oturup sohbet eden , metroya , otobüse binen , doğal , mütevazi , hoş sohbet tasavvufi liderler geçmişin aksine günümüz dünyasında pek görülmüyorlar. Bugünün insanına , gençliğine örnek olabilecek , ilgisini çekebilecek kişiler pek bulunmaktadır.
Tasavvufi dil , cehd mücadele üstüne kurulu iken son yıllarda hamasi bir üslubun da tasavvufi zümrelere sirayet etmesi , rahatlık algısının artması ile dervişliğin temelini oluşturan fedakarlığın yerini sözün alması her şeyin hizmet alımı yöntemi ile icrası gibi fazla kurumsal yapılara dönüşülmesi samimiyeti azaltmıştır.Samimiyetin azaldığı yerde samimi insanlar kaybolup ancak menfaat bekleyen insanların gezindiği mecralar ortaya çıkar.
Teknoloji , sosyal medya vb ile adeta tasavvufi liderleri bir ikonaya dönüştürme gayreti artmıştır her gün bir çok mecrada söz , fotoğraf vb paylaşılmakta olup amacından sapan bu faaliyetler itici olmaktadır.
Sosyal yapı amacından ziyade din motifli ticari faaliyetlerin getirdiği yozlaşmalar bulunmaktadır. Yayıncılık , üretim , tv , gazete , dergi, kitap , sergi , konferans , sempozyum , gezi her türlü alanda içeriksizlik ve kalitesizliğin üstü din soslu söylemlerle bastırılırsa kaliteli insanların yetişmesi yok olur.
Siyasi tercihlerde istişare eksikliği , gizlilik , gizemlilik ve ketumluğun getirdiği ağır eleştiriler , yanlış anlaşılmalarda yukarıda izah ettik önemli bir husustur ve devam eden yıllarda en fazla tartışılacak konudur.
Siyasete angaje olmanın getirdiği siyasi menfaatlerden yararlanmanın getirdiği ciddi yozlaşmalar , haksızlıklar bulunmaktadır.Esasında bu hususun benim kanaatim manevi zararları vardır çalışmalarda bereket , samimiyet , hikmet gibi hususların yok olmasında , tasavvufun itibarının sarsılmasında bu tür davranışların kesinlikle etkisi vardır.
Bağış , ticaret , kamu yardımı vb gibi sebeplerle aşırı büyümenin ve ilişki çeşitliliğinin safiyeti bozması , bağımsızlığın kaybı maalesef doğal bir sonuçtur.Bağımsızlığı kaybettirecek gelişmelerden acilen dönmek gerekir.
Dini anlamda hurafe ve bid’at uygulamaların ısrarla devam ettirilmesi de ciddi bir sorundur.Şimdi burada bir anekdot olarak geçmiş yüzyıllarda batıni , folklorik ögeler tarikatlar içerisinde bulunuyordu fakat günümüz dünyasında artık bu tip hususlarda ısrar edilmemesi ve sahih kaynak temelli bir dini hayatın tavsiye edilmesi ve sahih kaynakların kaynak alınması sağlanmalıdır.
Tarikat ve cemaatlerin illaki belli bir farkları , standartları ve ilkeleri olacağı açıktır fakat bunu sadece kılık kıyafet vb gibi artık pek de anlamı olmayan şeylere aşırı önem atfetmek suretiyle oluşturmaktan vazgeçmelidirler.
Tarikat ve cemaatler sadece zengin , sadece makam sahibi sadece eğitimli kişilerin peşinde gezmekten ziyade fakirleri sadece yardım için ziyaret etmemeli , Allah rızası içinde ziyaret etmelidir , bir depremde , yangında en başta bu kurumlar darda kalmışlara koşmalıdır . Ünsiyet , sevgi ve merhamet hesapsız şekilde insana , doğaya ulaşmalıdır.
Tasavvufi gruplar , cemaatler vb özeleştiri yapabilmelidir. Kendilerini açıkça ifade edebilmelidirler.Kendilerini tanımlayan , geçmişlerini tanıtan , analiz eden eserler , programlar üretilebilir. Başta neden gerekli olduklarını ve gerekliliklerini yerine getirerek yeniden bu toprakların medeniyet kurucusu olma yolunda çaba sarf etmeliliğin gerekliliği izah edilebilir.
Tüm bu yazıdan güncel tartışmalar sonucu tasavvufi grupların gidişatının iyi olmadığı sonucu da çıkarılabilir fakat bu gelişmelerin bir yenilenmeye sebebiyet vereceği de düşünülebilir.Bu gerçekten garip bir sarmal zamanla gelişecek gelişmelere ilişkin öngörüde bulunmakta zor , tahminde zor ancak bazı fotoğraflar çekilebiliyor. Umarım tüm hususlarda olumlu gelişmeler olur yeniden bu güzel ve gerekli kurumlar hak ettikleri itibar ve etkinliğe kavuşurlar. 05.07.2018

Mehmet Emin Başalp

6 Ramazan 1439 ( Ramazan Yazıları – 2 )

images (17)

 

6 Ramazan 1439 ( Ramazan Yazıları – 2 )
Ramazan yazılarımıza devam ediyoruz.Geçen yıl ve bu yıl yazdığım ramazan yazılarından fark etmişsinizdir milletimizin sadece Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan değil Orta Asya’da , Balkanlar’da , Kırım’da , Suriye’nin , Irak’ın , Mısır’ın kadim şehirlerinde , Horasan ve İran’da bir çok İslam beldesinde insana seslenen o zarif ve naif kültürümüzün temsilcilerinden bahsediyorum.Onlar Müslümanları kavileştirmek için çalıştılar.

 
Bugün dini doğru anlamak adı altında etrafa yayılan fikirlerin sığlığını görünce , o velilerin naif üslubunu görünce şimdikinin güçlendirmek olmadığını anlıyorsunuz zira sertlik , kabalık , yıkıcılık , yaralayıcılık bize dönük oluyor bizi vuruyor . Müslüman , Müslümanı ne öldürür , ne alaya alır , ne tahkir eder , ne zulmeder , ne tekfir eder . Oysa bu medeniyetten yetişen alimimiz , ilmiyle mamur ediyordu insanlığı , şairimiz tefekküre daldırıyordu , tüccarımız tebliğ ediyordu , çiftçimiz zakirdi , zanaatkarımız şakirdi , idarecimiz adildi.

 

 

Bu ramazan ayları ibadet ayları , tefekkür ayları , nefsi terbiye etme , nefse gem vurma ayları işte bizi ( Ömer Tuğrul İnançer Bey’in tasavvuf tabiriyle ) “ince Müslüman “ haline getiren fikrimizden , yaşayışımızdan , çevremizden , adet ve alışkanlıklarımızdan kopmayalım. Kendimizi yaptıklarımıza mana vermek zorunda hissedelim. Bu oruçları , namazları , duaları anlamlandıralım. Aksi halde kurutuyoruz , kuru kalmasına sebebiyet veriyoruz. İbadetlerimiz kaba inşaat gibi kalmasın ince işçiliğini de ihmal etmeyelim , ince işçilikle de olmaz , içerde huzurlu , mutlu , saadetli bir yaşam varsa mekanlar kamil manada anlam ifade eder.

 

 
İşte bu konularda şairlerimiz bize hep yardımcı olur tefekkür etmemize sebep olurlar.Bu medeniyetten yetişen zarif bir insan olan Merhum Cahit Zarifoğlu Bey “ Lokomotif “ adli şiirinde bizlere neler diyor. Şiirin tamamı internette bulunabilir , bir kısmını paylaşacağım.

 
Gaflet
Padişah kılındın
Bir gövde mülkünde
Ömür ve devlet idin
Kara zünnar belinde

 
Burada Bayezid-i Bestami Hz’lerine atfedilen bir söze telmih olduğunu düşünüyorum , kısa şekliyle uzun yıllar ibadetler ile nefsimi ıslaha çalıştım sonra aynaya ( kalp aynasına ) baktığımda belimde kibir , riya , ibadete güvenip amelimi beğenmek gibi hastalıklardan müteşekkil bir zünnar gördüm , diyor. ( Zünnar papaz , rahip kuşağıdır )

 
Kıdem
Kim baş eğik girdi
De eli boş döndü?
Düşüş
Kim başı dik girdi
Kibir ilinde yitti
Korku
Tevbe onuma, kalın boynuma
Tevbe bunuma, ince boynuma

 

 
Burada da “ Bakara Suresi 58. Ayetine bir telmih olabilir , Ayet’i Kerime’de “ Hani, “Şu memlekete girin. Orada dilediğiniz gibi, bol bol yiyin. Kapısından eğilerek tevazu ile girin ve “hıtta!” (Ya Rabbi, bizi affet) deyin ki, biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere ise daha da fazlasını vereceğiz” demiştik. “ şeklindedir. Cenab-ı Allah mütevazilere fazlasını veriyor. Başı eğik olmak bizim kültürümüzde , şiirimizde , tekke adabımızda hayli yaygındır.Bir Mevlevi dervişi , semazeni başı eğik durur.Dahası özü şudur Allah’a karşı boyun eğik olacak , mütevazi olacaksın öyle isteyeceksin ki Allah’tan.
Kibirli olmak , böbürlenmek ise kişinin felaketidir. Başı dikliğin sembol isimlerindendir Ebu Cehil vb , yok olup gitmişlerdir.

 

 
Reca
Bohçam boş
Öteberim eksik
Azığım kuru
Canım aç
Yüzüm sana çevrili
Adımım sana
Irmaklarına
Bir lokma suyla geldin, su denmez
Kabul ola affola

 

 

Ve şiirin sonu bizi ramazan ayında tefekküre daldıracak en önemli kısmı , bohçamız boş , amelimiz eksik , bedenimiz ramazan ayında aç olabilir ama esas canımız aç olmalı , rahmetle doymak için şuur lazım.
Yüzümüzü Allah’a çevirip onun engin hazineleri karşısında biz azıcık ibadetimize de güvenmeyelim şu ramazan ayında Allah’tan kabul ve af dileyelim. 21.05.2018

Mehmet Emin Başalp

1 Ramazan 1439 ( Ramazan Yazıları -1 )

1 RAMAZAN 1439 ( Ramazan Yazıları – 1 )
Değerli okuyucularım bir ramazan ayına daha erişmenin , oruç tutmanın , ramazan ayında idrak edilen sünnetlerden olan teravih namazlarına , sahura , iftara , itikafa , mukabeleye erişmenin ,ve bu ayda bulunan Kadir gecesini idrak edebilme ümidinin mutluluğu içerisindeyiz.Esasında bu mutluluğun kaynağı Peygamber Efendimiz’in “ Ramazanın başı rahmet , ortası mağfiret sonu ise cehennemden kurtuluştur “ Hadis-i Şerif’in sırrı , bereketi , ihsanı ve ikramı olsa gerek diye düşünüyorum. İnşaallah tüm müminler bu ikramlara bu müjdelere nail olur , oluruz diyorum.Amin.
Değerli okuyucularım geçen yılki Ramazan yazılarımız uzun oluyordu bu yıl daha kısa tutmayı düşünüyorum daha mesaj içerikli olmasını arzu ediyorum.
Kayseri’nin Develi ilçesinden meşhur halk şairimiz Aşık Seyrani o ünlü şiirinin ilk kıtasında şöyle diyor.
Ne hikmettir şu dünyaya
Gelen ağlar , giden ağlar
Soralım yoksula , baya
Aslı nedir , neden ağlar.
İnsanoğlu yeri geliyor maddi ve manevi imkansızlıktan , yeri geliyor yakınlarını kaybetmekten , hastalıktan , savaştan , yeri geliyor yurdunu terketmek zorunda kalmaktan daha bir çok sebeplerle zenginiyle, fakiriyle , yaşlısıyla , genciyle , kadınıyla , erkeğiyle üzülüyor. Dünya böyle bir yer onun için darda kalana yardım etmek gerekiyor.
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından fidye ve fitre miktarı 2018 yılı için 19 Türk Lirası olarak belirlenmiş illaki belli kriterler göz önüne alınmıştır diye düşünüyorum fakat ortalama bir iftar menüsünün 50 Türk Lirasından aşağı olmadığı günümüzde Müslümanların yardımlarında , fidye ve fitre miktarlarında cömert olmaları gerektiğini düşünüyorum.
İftar davetlerinin artık günümüzde ilişkilerin azaldığı aile , akraba , hemşeri , komşu ve arkadaşlar arasında bilhassa evlerde olmak üzere düzenlenmesinde fayda olduğunu düşünüyorum. Evlerimizde iftar etmenin , evlerimizde oturmanın da gerekli olduğunu düşünüyorum.Çeşitli kurum ve kuruluşların , dernek ve vakıfların , okulların , şirketlerin , şahısların vb artık otellerde , restoranlar da son derece masraflı iftar davetlerinde bulunmasını eleştirmenin bu masrafın ihtiyaç sahiplerine yönlendirilmesinin zamanı geldi diye düşünüyorum.İnsanlarında bireysel olarak bu tür iftar davetlerine de artık daha mesafeli yaklaşması gerekiyor.
Aşık Seyrani şiirinin son kıtasında
Seyrani’ye acep nolmuş
Derunu dert ile dolmuş
Kimi etmiş kimi bulmuş
Bulan ağlar , eden ağlar.
Etme bulma dünyası dediğimiz hadiseye dikkati çekiyor onun için dilimizden çıkan söze dikkat edelim , işlerimize , fiillerimize dikkat edelim , kararlarımıza dikkat edelim bir canı incitmeyelim , zulmetmeyelim .
Sözü uzatmayalım Necm Suresi 43.Ayet-i Kerimesinde “ Şüphesiz güldürende O’dur ,ağlatan da “ buyrulmaktadır.İşte şimdi şiirin başına dönersek ağlamanın da , gülmenin de hikmeti budur. Bir vesile olur ağlatır , ihsan eder güldürür , bir imtihan gelir ağlatır , bir kurtuluş gelir güldürür , tevbe eder ağlarsın , gaflete düşer gülersin. Onun için Allah’tan her daim bağışlanma isteyelim. Ramazan-ı şerifiniz hayrolsun. 1 Ramazan 1439

 

Mehmet Emin Başalpimages (14)

KARIŞIK OLMAYAN UYARI

KARIŞIK OLMAYAN UYARI
Bu yazıyı yazma sebebim , son günlerde cinsel istismar yasa tasarısı nedeniyle gündeme gelen tartışmalar ve Sema Maraşlı Hanım’ın sosyal medyada da sıkça paylaşılan yazıları , olayların kavramların bir birine karışması , çözüm yönünde adımlar atılması yerine yine etrafta gürültüden başka bir şey kalmamasına sebebiyet vermekte ve diyeceğimizi sade ve basit söyleyememenin verdiği etkisizliğe yol açmaktadır.
Öncelikle sorun olarak görülen ve çözüm istenen mevzu nedir ? 15 yaşını doldurmamış kadınlarla evlenenlerin bu evlilik dini olabildiği gibi örfide olabilir , örfi olana girmiyorum şimdilik o konuda serbestçe kelam edemeyeceğim , erkeklerin ceza alması sonucu evliliklerin dağılması , kadın ve çocuğun mağdur olması. 15 yaşını doldurmamış bir kadınla evlenen erkekte olay adli mercilere yansıdıysa TCK kapsamında çocuğun cinsel istismarı suçundan yargılanmakta ve ağır cezalar almaktadır malum cinsel istismar suçu sayıldığından.
Sema Hanım’ın derdi bu ise ve bu sorunun çözümü hedefleniyorsa bu hususta açık ifadelerle bu sorun şöyle şöyle çözülsün denilir.Fakat bu sorunun yanında o kadar alakalı , alakasız şeyler öne sürülüyor ki ortaya çıkan karışıklığı anlamak mümkün olmadığından zeminde kayboluyor.
Çözüm nedir en sona bırakacağım çünkü o kısa , alakasız mevzular ise uzun onları önce belirleyelim ve tutarsızlıklardan bahsedelim.
Tutarsızlık 1 : “ 18 Yaş Kurnazlığı ve Almanya Çözümü “ adlı Sema Maraşlı Hanım’ın yazısından benim şahsına bir karşıtlığım filan yok yazılarını eleştiriye tabi tutacağım sadece.
“ Almanya gibi 14 yaş üzeri gönüllü cinsel birliktelikler serbest olsun. Dini nikahla evlenen evlensin. 18 e gelince de resmi nikahlarını kıysınlar. Evlenmeden cinsellik yaşayan milyonlarca gence zaten bir şey yapılamıyor, evlenenler niye cezalandırılıyor? “ ifade aynen bu , bu ifadeyi okuyunca bir şaşaladım. Niye mi ?
14 yaş üzeri gönüllü cinsel birliktelikler serbest olsun deniliyor yahu Müslüman hassasiyetine sahipsek herhalde öyle olduğunu öne sürüyor , biz hangi yaştaki gönüllü cinsel birlikteliği savunabiliriz ki sırf erken evlilik konusu çözülsün diye bunu savunalım. Bu apaçık zinadır 12 yaşında da zinadır , 15 yaşında da zinadır ,20 yaşında da zinadır , 50 yaşında da zinadır.
İslam hukukçularımız çekindi , toplum baskısından dolayı konuşmakta zorlananlar oluyor ben şunu anlatamadım İslam’ın ağır cezalar ile cezalandırdığı ve üzerinde durduğu husus zinadır , istismar veya tecavüz dediğimiz suç ekstrem bir suçtur bütün ilgi ve alakayı onun üzerine yöneltirsek zemini kaybederiz. Mücadele edilecek husus zinadır , zinanın kolaylaştırılabileceği ihtimali olan her şeye karşı olmamız lazım. Bu sebeple gönüllü cinsel birliktelik yaşının düşürülmesi zinayı kolaylaştırıcı bir düzenleme olur zaten batıda düşük olmasının sebebi de odur. Erken evliliklerde ceza boyutunu bu işi serbestleştirmeden pek ala çözebiliriz. Evlilik ve rıza yaşı denilen şeyin bir biriyle irtibatı yoktur bunu kafamızdan bir silelim hatta bana kalsa bu rıza yaşı denilen hususu daha da yükseltmek gerekir ki , zinaya tevessül edenlerden bir kısmı daha cezasını çekebilsinler.
Özetliyorum gönüllü cinsel birliktelikte denilen bu bildiğimiz zina onun rıza yaşının düşürülmesi ancak daha erken yaşlarda zina olaylarının artmasına ve pervasızlığa sebebiyet verir. Yine yazarın ifadesi ile 14 delisi denilen bir durum varmış ve bu yaşlarda cinsel birlikteliklerde bir artış oluyormuş hiçbir şeyi düşünmüyorlarmış e bu serbestliği de bulurlarsa hiçbir şeyi artık hiç düşünmezler.
Tutarsızlık 2 : Yukarıda ki cümleden gitmek zorundayım konu dağılmasın diye ; “ dini nikahla evlenen evlensin , 18 e de gelince resmi nikahlarını kıysınlar “ bu da maalesef o kadar tutarsız bir önermedir ki anlamak mümkün değil.
Yani evlilik yaşı 14 ‘e düşsün falan denilse anlayacağım ama ara bir döneme dini nikahla , ardından ise 18 yaşında resmi nikahla çözüm bulmaya çalışıyor.
Evlilik yaşını da 14 olarak düşünüyor bilemiyorum herhalde Türkiye şartlarında kızlarda ortalama ergenlik yaşı 11 civarı , erkeklerde ise 12 -13 civarı olunca üzerinden birazda zaman geçsin diye düşünmüş olabilir lakin yaş hususu evliliğin gerektirdiği fiziki gelişimi tamamlayan açısından geçerli bir husustur.
Şimdi fiziki ve cinsel gelişim neticesi 9 ila 12 yaşında evlilik savunulabilir mi ? Kanunlar , içtihatlar ve örf izin verdiği surette bu yaşta evlilikler gerçekleşebilir lakin yasalar artık izin vermemektedir , örfte değişmiştir , İslam içtihatları da farklılık arz etmekle beraber bu yaşlar en alt seviyedir.
“ Geçenlerde bir hanım: “Hükümete çok kızgınım, Diyanetten de tiksindim” dedi. Sebebini sorduğumda 9 yaşında çocukla evlenme izni verilmiş” dedi. Ona böyle bir şey olmadığını Diyanetin bir sayfasından buluğ yaşını bulup, başka bir sayfasından da evlenmek için buluğu çağına girmiş lazım bilgisini bir araya getirip iftira attıklarını söyledim. Oysa evlenmek için buluğ çağına girmenin tek şart olduğu söylenmiyor sadece bu şartın önemli olduğu söyleniyor.
Evlenmek için buluğ çağı yeterli değil, dinen reşit olmak lazım. Yani iyiyi kötüyü ayırt etme, alış veriş edebilme, evliliğin sorumluluklarını alabilme gibi şartları da var. “ Buda başka bir yazısından bir pasaj .
Burada da öne sürdüğü görüş dinen tartışılır da mevzuya girmiyorum yine 9 olursa ne olur mesela.
Bu yaşlarda evliliğin mümkünlük durumu noktasında birkaç husus öne sürsem şimdi şöyle böyle diye modern dünyanın getirdiği bu anlayışlar vb ‘den tut bir çok eleştiri gelecek. Onun için o hususlara girmiyorum.
Fakat bu hususta tavsiyem bu konularda konuşanlara beylik sözlerini bırakmaları yönündedir. Zira beylik sözler kişiyi “ Allah insanı iddiasından vurur “ sözü mucibince insanları iddialarından vurulabilir , imtihan edebilir. Çocuk yetiştirmek zor bir husustur , değişen şartlar altında belki daha zordur , ebeveynlerin çocuklarına sözünün geçmediği , teknolojinin her türlü tedbiri yıktığı bir devirde daha iddialı söylemler yerine kişilerin çocukları günahlardan koruyarak , kızımızı , oğlumuzu ahlak ve namusuyla güçlü bir evlilikle evlendirebilsek diyecekleri yerde cinsel istismardan evlilik yaşına bir takım alakasız iddiaları çorba edip genel bir kanaat oluşturmaları anlaşılamaz çünkü evlilik yaşının önüne geçmiş vahim hadiseler var bu konuya odaklanılırsa daha iyi olur zira evlilikleri bitiren , geciktiren esas büyük sorunları görmezden geliyoruz.
Tutarsızlık 3 : Yaş konusunda toplumda çelişkiler
Hal böyleyse gerek toplum gerek dindar insanların kafalarında şu çelişkileri gidermesi lazım değil mi misalen ? Yaş hususu bir teşvik mi olacak yoksa bir sorunun çözümüne binaen kerhen bir düzenleme isteği mi olacak ?
Burada insanlar samimi değil toplumda şu şu varmış da bu bu varmış da biz işte 9 yaşında 12 yaşında kimse evlensin demiyoruz ama evlenenler var , evlenmesi gerekenler var işte düzenleme olsa şöyle olur böyle olur. 15 yaş altı evliliğin cezai müeyyidesini çözelim derken başka mevzuları araya alakasız şekilde sıkıştırarak vahim sorunları büyütüyoruz.
Şu soruları insan soruyor , yaş konusunda beylik sözler edenlere
1-Anadolu’da yaygınlığı azalmakla birlikte erken evlilik kaçma hadisesi ile yaşanır burada dindar kişilere sesleniyorum ,kocası da genelde serseri ve uygunsuz bir tip olarak bulunur genelde bu kaçan kızlara ahlaksız insanlar gibi neden bakmaktadırlar ? Ailesi evlenmesine izin vermeyen kadının evlenmeye çalışması neden yadırganmaktadır ?
2-Erken yaşta evliliği genelde insanlar toplumun alt sosyo – ekonomik grup ve kesimlerde gerçekleştiğini düşünmekte ve cahil olarak nitelendirdikleri kişilerde görmekte ve neden tavır almaktadırlar ?
3-Erken yaşta evlilik fıtri ve doğal ise bu örneği vermekten hicap duyuyorum , haddimi aşıyorum , neden Hz.Aişe validemiz konu olduğunda bütün hocalar bir yaş büyültme gayretine giriyorlar neden çekiniliyor .
4-Günümüzde ve incelenebilir geçmişte topluma önderlik , rehberlik eden hocaefendiler , kanaat önderleri falan neden erken yaşta evlenmiyorlar , çocuklarını erken yaşta evlendirmiyorlar.
5-Efendim Sema Hanım’a göre o konuya da değineceğiz lise karşısında bir eczane sahibinin dediğine göre kızlar hamilelik testleri alıyormuş çok sayıda falan neden kızlarını okula gönderiyorlar o zaman ? Eğitim mi önemli hale geldi bizde yoksa ahlak ve namus mu daha önemli toplumda.
6-Kadınlar , kızlar neden mahremleri olmadan gidemeyecekleri mesafeleri rahatça gidip geliyorlar ? Üniversiteye gidiyorlar vesaire burada kontrol mekanizmasını aileler kaybetmekteler mi yoksa teşvik mi etmekteler.
7- Yaşı 9 ‘u geçen kız aileleri ve yaşı 12’ yi geçen erkek çocuk aileleri çocuklarının zina yahut gönüllü cinsel birliktelik yaşadıkları şüphesi içindeler mi ? Bu şüphe içindelerse neden girişimlerde bulunmuyorlar ?
Sorular çoğaltılabilir toplumun zihninde oluşan çelişkiler nedeniyle evlilik yaşının düşürülmesini savunanlar dahi pek 14 yaş altı bir yaşı savunmuyorlar , savunamıyorlar.
Yasada 14 e düşürdün 13 te sorun olacak 13 e düşürdün 12 de sorun olacak 12 ye düşürdün 11 de sorun olacak vs bu yaş mevzusunun sınırını genel duruma göre belirleyip gerisini mahkemeye havale etmek gerekir onu izah edeceğim çözüm bahsinde.Yoksa yaş tartışmasından bir kurtuluş yok ona göre öyle buna göre böyle şeklinde bir sonuç çıkacak uygun yaş ne ise o belirlensin yasada bu 14 veya 15 yaş olabilir.
Tutarsızlık 4 : Evlilik yaşı neden kadında tartışılıyor da erkekte tartışılmıyor ?
Tutarsızlıklardan birine daha gelelim erken yaşta evlilik tartışılırken konu devamlı kadınlar , erkekler üzerinden bir tartışma vaki değil genelde kızını erken evlendirmeyi düşünenler erkek çocuğunu pek erken evlendirmekle o kadar alakalı değil bu gerçi kadimden gelen bir anlayış ama sadece kadınlar gözünden bakmak olmaz.
Tutarsızlık 5 :
“ Dini nikahla evlenen evlensin 18 e gelince resmi nikah kıyarlar “ bunu da Sema Hanım öne sürüyor hangi gerekçe ile öne sürüyor insan çözmekte zorlanıyor.
Öncelikle evlenme yaşı 18 değil veli izni ile 17 ve yine pek gerekli hallerde ki bu fiili evlilik durumudur mahkemenin izni ile 16 yaşını dolduranla da evlenilir kanunumuz gereğince bu hususu da hep atlıyor yazılarında.
Dini nikah ülkemizde maalesef bir kaçınma aracı haline getirildiğinden 14 yaşından sonra bir kişi dini nikahla evlense hukukunu nasıl koruyacak. Dağ gibi sorunlar yumağınında bir tarafı da resmi nikahla evlenmeyen ailelerin yaşadığı sorunlar izah et et bitmez.
Sema Hanım evlilik yaşı 14 ‘e düşürülsün diyeceği yerde garabet bir şekilde 18 ‘e kadar dini nikahla evlenen evlensin 18 de resmi nikah kıyar gibi herhalde adliye görmemiş , karakol görmemiş , toplumu görmemiş bir kişinin beyanı gibi soyut bir beyanda bulunuyor.
Tutarsızlık 6 :
Yazar yine “ Erken Evliliğe Karşı Olanlar Erken Zinaya’da Karşı mı “ adlı yazısında yine müthiş çelişkilerde bulunuyor.
Yazarın en büyük çelişkisi zina serbest evlilik yasak onu da genelde 18 yaş ile belirtiyor ama o belirttiği yaş ta yanlış da neyse kastını anladığımızdan ona göre beyanda bulunacağım.
Öncelikle 15 yaşını doldurmamış biriyle birlikte olunması durumunda adı evlilik adı zina adı gönüllü cinsel birliktelik olsun ağır cezası vardır. Zina serbest , evlilik yasak diye bir durum yoktur işin adli mercilere yansıması halinde.
Evlilik hadisesinde yansıma ihtimali yüksek zinada düşük denilebilir evet doğrudur .Bunun çözümü dedik evlilik yaşı mevzusunu öne sürmek yahut cezai müeyyideyi değiştirmek yoksa yine gönüllü birliktelik denilen hadiseye ceza verilmeme yoluyla bu iş çözülmez ben şahsen buna karşı çıkarım.
Yazar burada zina hadisesi serbest zaten erkek tarafı da mağdur görülmüyor vb diyor şimdi 15 yaş altı cinsel birliktelikte rıza kabul edilmediğinden cinsel istismar olarak görülüyor ve cinsel istismar suçlarında fail erkek olur bu teknik bir mevzudur.
Suç zina suçu olsa pek tabiî ki kadın ve erkekte ceza alır artık hangi hukuka göre ceza alacaksa batı hukukunda zaten bekar için zina cezası da yoktur.
Ben ülkemizde bir zina yasası olması ve zina ile mücadele edilmesi gerektiğini düşünenlerdenim. Zina mücadelesi günümüz şartlarında çok daha önem arz ediyor .
Yazıda ironi olsun diye işte bir takım hususlar öne sürüyor , kontroller vb gibi şimdi İslam hukuku hocalarımız bize ne dedi.
Zina büyük bir günah ve suçtur , cezası ağırdır lakin suçun ispatı zordur , zor olması da bunların gizli kalmasının topluma faydası vb den bahsedilir. Zina avcılığına çıkmayın denilir.
Şimdi zina hadisesini ortaya çıkartmak , çıkartılması için uğraşmak tavsiye edilmezken insanların çocukları konusunda da hassasiyeti hayliyle fazla olur bu konuda beylik laflar edenlerin falan çocuğu böyle bir şey yapsın en fazla onlar kapatmaya çalışır zira itibarları yok olacaktır 13 – 14 – 15 yaşındaki insanlara zina ettin vb gibi nasıl bir ceza verilecek burası çok önemli bir durum.
Benim tavsiyem şu ne 14 yaşından sonra gönüllü cinsel birliktelik gibi bir şeyi savunabilirim hiçbir yaşta savunmam lakin Türkiye şartlarında hiç olmazsa 18 yaşına kadar kadın ve erkeğin zinaya bulaşmamaları için gözlerini korkutacak bir ceza verilmesi gerekir.Burada kadın ve erkeğe de ceza verilmelidir.
Bunun usulleri var uzun uzun yazmak gerekir , efendim gebelik durumu kimden olduğu vb gibi hususular değil bu fuhşiyatı kiraladıkları stüdyo dairede yapan var , otelde yapan var , kamuya açık alanda yapan var bu gibi tespiti mümküm mekanlarda bu suçu işleyenler bunun bedelini bir şekilde ödemelidirler.
Tabi burada bir hususu atlamayalım tıbben çocuk olan ve olayın durumunu kavrayacak zihni gelişimi olmayan ve çeşitli metotlarda kandırılan , zorlanan vb gibi hususlar hariç tabiî ki.
Tutarsızlık 7 :
Yine “ Erken Evliliğe Karşı Olanlar Erken Zinaya’da Karşı mı “ adlı yazısından bir pasaj paylaşıyorum.
“ Erken evlenenlere baktığınızda ya okulda ya dershanede falan tanışmışlar.
O yaşlar zaten kanın deli aktığı zamanlar. Mesela 14 delisi diye bir tabir vardır. Hiçbir şey gözlerine zor ya da imkansız görünmez o yaşlarda gençlerin. Zaten erken evlenenler de kanunu bile bile evlenmişler, o yaşlarda hapis cezası bile gözlerine çok gelmemiş.
Siz gençlere 18 yaşına kadar bekleyeceksiniz evlenmek istiyorsanız derseniz aradaki zaman birbirlerine kavuşmamak için onlara çok uzun gelir fakat 15 yaşında evlenmek isterseniz evlenebilirsiniz, denirse bekleyebilirler ve o bekleme süresinde acele verilmiş bir kararsa vazgeçebilirler de.
Kanunlarla ergen gençleri durduramazsınız, evet belki evliliği azaltırsınız fakat zinayı kürtajı artırırsınız. Bir lisenin ardında eczanesi olan bir eczacı hanımla konuşmuştuk. “O kadar çok liseli kızlar hamilelik testi almaya geliyorlar ki inanamazsınız.” demişti.
Hamile çıkan bu kızlar ne yapıyorlar? Kimi doğurup çöpe atıyor, kimi bir yerlere bırakıyor, kimi de özel hastanelerde gizlice kürtaj oluyor. Hükümetimiz ve erken evliliğe karşı olanlar bu durumlara engel olmak için ne yaptılar acaba “
Şu yaş mevzusunu çok tekrar ettim etmeyeceğim 15 -18 yaş örnekleri bir tutarsız zaten , evlilik yaşını söyledik.
Kanunlarla ergen gençleri durduramazsınız yani bu tespiti neye göre yapıyor anlamadım sanki toplumda ergeneliğe girmekle beraber kız ve erkek çocuklarında herhalde pek azı cinsel beraberlik yaşamıyormuş gibi bir anlatım. Bu bizim toplum ahlak anlayışımız ve örfümüze göre yaygın bir hadise değildir.Bunu ben şahsen kabul edemem. Ha yok mudur illaki vardır ve hatta artıyor da olabilir. Ama bu üslup neyi çağrıştırıyor takdirlerinize bırakıyorum.
Bir lisenin ardında eczanesi olan bir hanım o kadar çok liseli kızlar hamilelik testi almaya geliyor ki inanamazsınız “ demiş kusura bakma Sema Hanım’da el insaf bu tip olayları genele teşmil etmek insafsızlıktır .
Zaten bu hadiseler böyleyse ki yaygınlığına inanmıyorum toplum bitmiştir o zaman , bu kabul edilemez bir önerme neye nefes tüketiyoruz. Adeta sanki fuhşiyata batmış bir toplumda yaşıyoruz gibi bir ifadeler , bunlar kesinlikle gerçeği yansıtmıyor , genelecek hususlar değil.
Devamı hamile kızlar çocuklarını çöpe atıyor , kürtaj oluyor falan filan ( çok sayıda liseli kız geliyorsa çok sayıda yaşanıyordur herhalde bir istatistik sunsaydı haberdar olurdu ama iddia boyutunda )
Orhan Pamuk bir kitabında birkaç ekstrem hadiseyi öyle bir anlatmıştı ki hatta bir yazarımız çok ağır bir yazı yazdı sanki bütün Türkiye bu ahlaksızlığı işliyormuş gibi diye görende bütün liseli kızlar kürtaj oluyor , hamile kalıyor çocuğunu çöpe atıyor falan.
Başta şunu diyeyim velev ki doğru olsun yaygın olsun bu üslup kötü , bu liseli kızlar bilmem ne bu tür betimlemeler bir kere yanlıştır , hoş değildir.
Tutarsızlık 8 :
Efendim cinsel istismar suçu ile evlilik ve evlilik yaşının bir ilgi ve alakası yoktur. Burada esas tartışılması gereken hususları tartışmıyoruz.
Cinsel istismar suçunun yaşına ilişkin yine çeşitli hatalı görüşler öne sürüyor , son düzenlemede bildiğim kadarıyla yaş aralıklarında bir değişme değil cezalarda artış var.
Cezaları eleştirelim , yargılama ve ispat usullerini eleştirelim ama oradan evvel yine yaşa takılıyoruz.
Tutarsızlık 9 :
Yaşanan hadiselerde ailenin sorumluluğu vurgusu da olmalıdır , devlet her ne kadar bu işin bir tarafıysa da aile en önemli tarafıdır.
Okullar karma diye ailenin sorumluluğu kalkmaz.
Okullar karma ise teknoloji her türlü buluşmayı kolaylaştırıyor.
Eve giriş çıkış saatinden tutun bir çok alanda aileler eğitim ve ahlak konusunda en birinci sorumluluğa sahiptir.
Bu konuda topu kimseye atmaya gerek yok erken evlenecekse de sorumluluk ailededir, evlenmeyeceksede.

ÇÖZÜM
Konu uzarda uzar lakin bir yerde kapatalım.
Cinsel istismar yani cebren cinsel saldırı illaki suçtur hele bu bir çocuğa yöneldiyse en ağır ceza verilsin.
15 yaş altı evlilik yahut cinsel beraberlik mevcut halde suçtur bunun çözüme kavuşturulması da gerekmektedir.Kavuşturulması rıza yaşı denilen yaşın 14 yaşa veya başka bir yaşa çekilmesi değildir
18 yaşa kadar imam nikahını tavsiye etmek hele hele hiç değildir.
Çözüm iki hususun öne sürülmesiyle mümkündür.
Birincisi evlilik yaşının 15 veya 14 yaşına düşürülmesini talep etmek.
İkincisi 15 yaş altıda evlilik hadiseleri yaşanabileceğinden eğer evlilik iddiası ile bir adli süreç başlamışsa bu evlilik yasal alt yapıya kavuşturulmalıdır.
Bu konuda savcılık , ceza mahkemesi ,aile mahkemesi ve çeşitli uzmanlar evlilik birlikteliğinin yaşandığını , her hangi bir cebir ve tehdit durumunun olmadığını , kızın , erkeğin akıl ve ruh sağlığının evlenmeye elverişli olduğunu , tıbben evlenmelerinde sakınca olmadığını falan tespit ederek bu evliliği tescil etmeleri gerekir.Öyle imam nikahıyla falan bir süreç geçirilemez.
Burada en fazla sorun yine bu tip bir tescil hadisesinin yapılamaması ve kaçma gibi hadiselerde cezalarda karşımıza çıkacaktır.Bu bir ceza hukuku konusudur ve önceki bir yazımda da yazdım kız kaçırma vb gibi hadiseler yahut evlenme amacıyla cinsel beraberlik gibi suçlara daha az ceza verilmelidir.Bu husus çocuğun cinsel istismarı kapsamında değerlendirilirse çok ağır cezalara sebebiyet vermekte ve pek sosyolojik gerçeklerle bağdaşmamaktadır.
Çocuğun cinsel istismarı suçu denilen suç sadistçedir , sapıkçadır , zalimcedir bunun ayırt edilmesi lazım.

 

Evlilik Yaşından İtibaren Evlilik Birliğini Baltalayan Düzenlemelerin Acilen Temizlenmesi Gerekir.
1-Medeni Kanun’da ki eşitlik adı altındaki bazı düzenlemelerden vazgeçilmelidir.
-Koca , evlilik birliğinde ailenin reisliği konumu almalıdır. Bu bir zorbalık anlamında değil bu bir temsil yetkisi ve istişare sonucunda da nihai karar yetkisi anlamındadır.
-Edinilmiş mallara katılma rejimi kaldırılarak yeniden mal ayrılığı sistemine dönülmelidir.
-Süresiz nafaka kaldırılmalıdır.
-Sözlü şiddet , ekonomik şiddet , psikolojik şiddet gibi ifadelerle tamamen bir tarafın subjektif iddiaları ile herhangi bir uzmanca değerlendirilmeyen iddialar baz alınarak boşanma kararı verilmemelidir.
-Anlaşarak boşanma zorlaştırılmalıdır.
-Ortak velayet hükümleri düzenlenmeli , boşanma durumunda babayı devreden çıkaran sistem terk edilmelidir.
-Evlilik yaşı yeniden düzenlenmelidir.
-Sadakat yükümlülüğü ciddi anlamda düzenlenmelidir.
2-Türk Ceza Kanunu’nda düzenlemeler yapmak gerekir.
-Zina suç olmalıdır.
-Fuhşa kolaylık sağlamaya ağır cezalar verilmelidir.
-Çocuğun cinsel istismarı ile erken evlilik hususu bir birinden ayrılmalıdır.
-Cinsel istismar iddialarında titizlikle inceleme yapılmalıdır basın yaygarasından uzak ihtimamlı bir yargılama ile bu süreç bitirilmelidir.
-Ülkede yer alan psikolog , pedagog vb tıbbi hizmetlere ilişkin kurumlar iyileştirilmelidir.
-Kız kaçırma suçu ayrı bir düzenlemeye konu olmalıdır.
-Cinsel taciz vb gibi isnatlarda yargılama son derece titizlikle yapılmalıdır , ispat edilmeyen hususlar cezalandırılmamalıdır.
3-Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Adlı Kanun değiştirilmelidir.
-Şiddet tanımı netleştirilmelidir. Her türlü şiddet adı altında her türlü iddiayı kabul eden bir mekanizma ve kanun dili olamaz.
-Müşterek konuttan uzaklaştırma tedbirinin en sık başvurulan keyfi bir tedbir değil en son başvurulacak gerekçeli bir tedbir haline getirilmesi gerekir.
-Şiddet durumunda kişiler rehabilite sürecine sokulmalı ve emniyet , adliye gibi mercilerden olabildiğince uzak tutulmalıdır.
4-Kadına pozitif ayrımcılık adı altında aileyi sarsan kanun yapma dilinden vazgeçilmelidir.
5-Ülkede çocuğun cinsel istismarından kaynaklı vakaların gündeme gelmesi ve toplumda güvensizlik oluşturacak basın yayın ve haber diline ceza verilmelidir.
6-Toplumun örf ve adetine aykırı ithal düzenlemelere son verilmelidir.
7-Aileyi ve kadını korumak amaçlı bakış açısından aileyi , çocuk sayısını teşvik eden ve yağı yere basan uygulamalara geçmek gerekir.
8-Din adamları ve her türlü umuma mahsus konuşmalarda evlilik , evlilik yaşı , kadına karşı betimlemeler vb gibi konular ciddiyetle konuşulmalı ve espri malzemesi ve sululuk içeren yorum ve ifadelerden uzak durulmalıdır.
9-Evliliği sarsıcı fikirler üreten her türlü yorum , görüntü , dizi , film vb yasak kapsamına alınmalıdır.
10-Alkol , uyuşturucu , kumar başta olmak üzere ponografi ve müstehcenlikle mücadele edilmelidir bu hususlarda denetim artırılmalıdır.
Mehmet Emin Başalp

KRİTİK VE ANALİTİK DÜŞÜNMEDEN , NE ANLADIM

KRİTİK  VE ANALİTİK DÜŞÜNMEDEN NE ANLADIM

Kritik ve analitik düşünme yani eleştirel ve analizci bir düşünme yöntemi kişinin kendine , etrafa , geçmişe , geleceğe ve olaylara bakışında son derece önemli ve gereklidir bu konuda bir şüphe olduğunu düşünmüyorum. Evet insan düşünen bir varlık fakat düşünmesi , düşünme faaliyeti sonunda doğru çıkarımlara ulaşacağı anlamına gelmez.Düşünme faaliyetini en doğru şekilde yönlendirebilecek bir takım usul ve esaslara ihtiyacı vardır.Kritik ve analitik düşünmede bu düşünce sistemlerinin başlıcalarındandır.

Kritik ve analitik düşünmenin toplumda yaygınlaştırılması amaçlandığından epey bir zaman öncesinde de duyduğumu bu kavrama dair  okuduklarım oldu belki bu konuda birkaç seminer ve atölye çalışmasına da katıldım , sosyal medyadan vesaire takip ettim bir anlamda görüp gözettiklerimden ne anlamışım diye fikrimi beyan etmeye karar verdim pek tabiî ki bu yazımda bir kritiğe tabi tutulursa herhalde daha iyi anlaşılır veya anlarım diye düşünüyorum.

Kritik ve analitik düşünmeyi bir hayat felsefesi , temel bir çalışma alanı haline getiren kişi veya kişilerin en başta şahsi olarak beklentim tutarlılık olacaktır.  Zira kritik ve analitik düşünme yetisi , becerisi kazanmak bir tür meslek edinmek veya ders , seminer anlatımı gibi mekan ve zaman sınırlaması içeren bir uğraş değildir kanaatimce. Yani kritik ve analitik düşünme becerisine sahip kişi onu başta düşüncesine , hayatına , işine , diline , üslubuna yansıtmış olmalıdır. Daha iyi bir örnek olması bakımından sık rastlanan bir sorun vardır meslek olarak sporculuk , görürsünüz çoğu zaman  futbolculuk döneminde iyi bir sporcu olan, beslenmesine , sağlığına dikkat eden , kötü alışkanlıklardan uzak duran bir futbolcu   profosyonel sporculuğu bittiğinde çoğu zaman tam tersi bir yaşama sahip olabilmektedir. Bu esasında onun spor yapmadığını göstermektedir. İşte düşünmede  bir mekanda ve zamanda sınırlı olmayıp hayata aksetmelidir. Misal kritik ve analitik düşünme  konusunda  konuşurken kritik ve analitik düşünme metotları doğrultusunda beyanda bulunurken konu değişince o kritik ve analitik düşünmeye göre benim şahsi düşünceme göre ise şöyledir böyledir şeklinde günlük düşüncesini ifade eden kişiler kritik ve analitik düşünmeyi  bir ilgi alanı gibi gördüğü sonucu ortaya çıkar. Kritik ve analitik düşünmenin yaygınlaşamamasının en önemli sebebini ben bu olarak görüyorum , kritik analitik düşünmeyi hedef alan kişi başta bunu kabullenmeli ve tutarlı şekilde devam ettirmelidir.  Daha da açık ifade etmem gerekirse kritik ve analitik düşünme becerisine sahip kişinin hayatta tezat düşünceler ve davranışlar içerisinde olmaması gerekir , düşünce ve davranışlarında uyumu korumalıdır. Maalesef en fazla karşılaştığım husus kritik ve analitik düşünmenin çoğu kişi tarafından  salon ve seminer ortamlarına hapsedilip hayata aksetmediği , kritik ve analitik düşünmeyi anlatanların zaman zaman  herhangi bir fikir ve ideoloji tanıtıyormuşcasına kendilerini üçüncü kişi pozisyonuna koymalarıdır.  Oysa fikir beyan edilmeden üzerine sıkça düşünülmeli , zihinde şekillenmeli ve öyle söze çevrilmelidir.Kritik ve analitik düşünmeye ait birkaç yöntemi her olayda her kapıyı açan anahtar misali gibi kullanılması belli zaman sonra düşünme yetisini kısıtlar. Kritik ve analitik düşünen kişi analitik düzlemin genişliği gibi düşünce ve yöntemleri her daim genişletmelidir ki daha iyi görsün ve anlayabilsin. Özetlemem gerekirse kritik ve analitik düşünmeye odaklanmış kişi hem düşünebilmek hem de insanları bu düşünceyi ifade ediyorsa önce kabullenecek , tutarlı olacak , düşüncesini ve yöntemlerini genişletecek.

Kritik ve analitik düşünme olayların gerisinde olanı görebilme , manipülasyon ve yanıltmalara kapılmama , gelişmeleri anlamlandırabilme , doğru kıyaslar yapabilme , farkındalığını ve toplumun farkındalığını artırabilme , gündelik , anlık değişebilen popüler söylemlere kapılmadan olayları zihni bir muhakeme ve doğru yöntemlerle değerlendirebilmektir. Bu hususun ise geniş bir çalışma alanı oluşturduğu hususu tartışmasızdır. Esasında kritik ve analitik düşünmenin zevkli kısmını da burası oluşturmaktadır. Anlamlandırabildikçe ilgisi artacak ve daha fazla bu konuda düşüncesini temellendirebilecektir. Fakat yukarıda da belirttiğimiz üzere kişinin adeta analitik bir düzlemde düşüncesi ve yöntemlerini genişletmesi gibi kişinin daha fazladan donanımları da olmalıdır. Kişinin geniş bir bilgi ( malumat anlamında ) ve kültür derinliğine sahip olması da gerekir. Geniş bir bilgi hazinesi olmasını şu açıdan önemserim , dar bir bilgi birikimi ve araştırma geçmişi kişinin basit değerlendirmelerde bulunmasına yol açar. Bunu nasıl daha iyi izah edebiliriz kritik ve analitik düşünme yöntemlerinden biri sorgulamadır fakat iyi bir sorgulama yapmak için sorgulanan hususu da bilmek gerekebilir. Yoksa oldukça tezat sonuçlar çıkar , kitleler böyle davranır , şöyle davranır tamam bir takım usuller vardır ama bu yöntemleri kullanırken o kitleyi de iyice bir bilmek gerekir usuller ile vakıalar arası uyumu kişi ancak böyle sağlayabilir. İnsanların malumatfuruş olması da bir ideal değildir fakat gerçek bilgi ve rivayet ile nasihat temelli uydurulmuş metinlerin dahi farkına varamayan bir kişinin bilgi , malumat seviyesi sorgulanabilir.Sosyal olmayan , kapanık bir ortam ve düşüncede yaşayan kişilerin  sosyal olaylara bakışı bazen karikatürize olur.  Ayrıca kültür hadisesi de son derece önemli olup kültür derinliği olmayan bir kişinin başta toplum üzerine yaptığı analizlerde hatalı çıkarımlar yapabileceğini düşünürüm. Burada kültürden kastım  o ülkenin en nihayetinde müzik kültürünü , gündelik kültürünü , kavga kültürünü , aile kültürünü , düğün kültürünü ve hatta argo kültürü gibi çok değişik alanlarda az buçuk bilgisi olması gerektiğidir. Aksi halde biraz soyut düzlem de , kopuk analizler ortaya çıkar. Bu hususun bir yansıması olarak kritik ve analitik düşünme hususunda ortaya çıkan çıkarımlarda sertlik ve köşelilik , toplumun anlayacağı bir dili tutturamama veya kendini ifade edememe , kontrollü bir dil kullanma endişesi nedeniyle tutukluk , can alıcı noktaları belirtmekten ziyade yüzeysel bir sıradanlık kendini gösterir.Çünkü düşünce kendini ya sözle ya yazıyla ifade edilir.Bilgi birikimi , geniş kültür derinliği , sosyallikten kaynaklı pratiklik düşünceyi iyi ifade etmeye , dar malumat , kültürsüzlük , asosyallik ise donuk ifadelere sebebiyet verir düşüncesini ifade edemez veya karikatürize olur , yanlış anlaşılır.

Bu hataya sinema ve edebiyat eleştirmenleri de sıklıkla düşer , popüler filmler ve sanat filmleri ayrımından bahsediyorum.  Evet gerçekten çok iyi düşündüren sanat filmleri vardır belki bir defa izlenildiğinde anlaşılmayan ,  sıkıcı geçen ama bir sahnesiyle insanları kendine çekebilen ama saçma , absürt sanat filmleride vardır , gerçekten saçma bir filme sırf sanat filmlerine özgü bir dil ve yöntem kullandı diye  sanat filmi itiabrı gösterilemez. Aynen kritik ve analitik düşünmede de söz ve yöntemlerin kritik ve analitik düşünmeyi andırıyor olması  onun kritik ve analitik düşünme üretimi bir fikir olduğunu ortaya çıkarmaz. Popüler bir filmde kritik ve analitik düşünmeye has yöntemlerle düşündürebilir onlarda sırf popüler öğeler barındırıyor diye aşağılanmayı hak etmez. Kritik ve analitik düşünme üzerine görüş beyan edenlerle en fazla anlaşamadığım nokta bu olmuştur kritik ve analitik düşünmeyi belirli kalıp içinde , saksıda yetiştirmeye çalışmak diğer tüm fikir ve yöntemleri popülerlikle ithama gider. Oysa popüler öğeler bulundurması onun kritik ve analitik düşünmeden uzak olduğu anlamına gelmez.  Sadece bazı metinler ve kalıplar doğrultusunda soğuk ve soyut düzlemden ziyade canlı , gerçekleşmiş hadiselerden kritik ve analitik düşünmenin kendine temel bulmasını daha doğru olduğunu düşünürüm.

Kritik ve analitik düşünmede tedbirlilik ve şüphe herhalde önemli bir kıstastır. Fakat  bunların aşırısından kaynaklı komploculuk , gizemlilik ve aşırı güven gibi hadiselerde kişiyi yanlış oldukça yanlış yönlendirir.  Esasında bunun çözümü şudur kişinin fikrinde inatçı olmaması , kendini de eleştirebilmesi , kendini de alaya alması ( burada kastım kişin kendini de basit görüp fikri eğer geçerli değilse yanılmışım diyebilme erdemini göstermesi ) ve fanatikleşmemesidir. Kritik ve analitik düşünmede aşırı güven nasıl olur derseniz şüphesine aşırı güvendir bunun sonucu şüphelerini doğru olarak kabullenmeye gider. Oysa gerçek hayatta böyle bir şey olmaz. Bu konu esasında aşırı güvensizlik diye tarif edilir oysa ben bilerek aşırı güven diye nitelendirdim. Zira diğeri zaten sağlıklı bir düşünce ürünü değildir bir tür akıl rahatsızlığıdır. Orijinal bir tarif olduğunu düşünüyorum kritik ve analitik düşünenler ne der bilmiyorum. Komploculuğun ise sonu yoktur hayatta bir araya gelmemiş hatta aynı dönemde yaşamamış kişileri bile bir biriyle yedi yimidört istişare eden ve plan yapan kişiler haline getirebilirsiniz.Gizemlilik veya ketumlukta diyebiliriz buna kritik ve analitik düşünmede  “ lafın tamamı deliye /ahmağa söylenir “ şeklinde bir argüman geliştiriliyor.Buradan ben ne kastedildiğini anlıyorum , kastedilen oldukça açık bir konuyu anlamamanın ahmaklık olduğu  ,  sezme kapasitesinin eksikliğini  ve uzun izahlara ne gerek olduğu hususudur.Bu belli alanlarda geçerli olmakla beraber izaha muhtaç alanlarda sözü farklı anlama gelmeyecek şekilde izah kanaatimce nebevi bir usuldür.İmaya dayalı , mecaza dayalı , ketumluğa ve gizemliliğe dayalı bir üslup meseleyi izah etmeyerek nereye çekerseniz çekin demek gibi bir anlama gelir. Şöyle bir örnek verebiliriz Hz.Peygamber diyelim emanetle , görevle ilgili bir konuda en detaya girip sarih şekilde izah ediyor fakat veda haccında din tamama ermiştir ayeti celilesini söyleyince Hz.Ebubekir ağlamaya başlıyor ve peygamberlik görevinin tamamlandığını ve peygamber efendimizin vefatının yaklaştığını anlıyor.  İnsanların net şekilde anlaması gereken hususları açıkça izah kritik ve analitik düşünmenin bir amacı ve usulü olmalıdır. Sezerek anlaşılması gereken hususlar ise üslubunca ifade edilir. Ülkeye yaklaşmakta olan bir savaş var diyelim tutup bizi öldürecekler demek izah değildir bu ancak ahmak içindir pek tabiî ki bir sava varsa ölüm olacaktır. Konudan bağımsız olarak  her olay ,  mesele ve düşünce  izah edilir , izah edilemeyen hususlar belki dünyada gayba dair hususlardır. Burada şu yanlışa da düşülüyor izah uzun ve detaylı anlatım demek değildir izah , beliğ ve sarih ( açık ) bir anlatımdır.Meseleyi açmadan kapalı bir şekilde anlatım kritik analitik düşünen böyle düşünür biz o kadar derin anladık ki sizde zaten anladınız diyip kimin ne anladığının belirsiz bir hale gelmesi ile düşünme faaliyetini karmaşıklaştırma ve çetrefilleştirme kritik ve analitik düşünmeyi benimseyen kişilerin uzak durması gereken bir yöntemdir.

Şimdi birde bunun zıddına geçelim efendim yukarıda sözün tamamı deliye denilir gibi bir anlayış yanında  sunum ve anlatımda da mesaj göze sokulmaktadır. Bir karikatür efendim ilk resim bütün kayıkçılar nizami kürek çekiyor , ikinci resim birisi kürek çekiyor diğerleri oturuyor , evet ekip çalışması böyle olur gibi bir örnek tabii güzel bir hususa değiniliyor ama yine sinema örneğini vereceğim basit ve kalitesiz filmlerde mesaj nasıl göze sokulursa aynı o şekil göze sokulmaktadır  ekip çalışması herhalde daha etkili ve zeka pırıltısı olan bir anlatımla anlatılabilir. Kritik ve analitik düşünme sunum , atölye çalışması ve seminerlerinde basit bir dilin kullanıldığını düşünüyorum. Burada her şey detaylıca anlatılmaz , başlangıç ve farkındalık için kısa bir tanıtımdır ama oldukça basit karikatürler ve şunu yap bunu yapma gibi sunum cümleleri belli bir eğitim seviyesinin üstü katılımcılar için kritik ve analitik düşünmenin zevkini vermez. Şöyle örnek vereyim Fuzuli’nin dili ağdalı bir şiiri okuyana zevk vermez , anlamsız , basit takır tukur yazılmış , sırf şiir şeklinde diye bir bir şiirde bu ne böyle diye okuyucuya zevk vermez ama hem anlaşılır hem de anlam derinliği olan  veren bir şiir Yunus gibi , Niyazi Mısri gibi okunurda okunur.Kritik ve analitik düşünme seminer , sunum ve karikatürlerinin bu hale getirilmesini tavsiye ederim.

 

Kritik ve analitik düşünme becerileri yönünde çalışmalar yapılmasında kitap okumanın çok da önemli olduğunu düşünüyorum. Kitap derken özellikle düşünme üzerine yazılmış ihtisas kitapları değil emek , araştırma , tutarlılık ve kaynak sağlamlığına sahip eserlerin hepsi okunabilir ve faydalanılabilir.Kitaplar analiz edilirken de kitap analizi ile kitap özetinin de  farklı bir şey olduğunu herhalde anlatıcılar biliyordur diye düşünüyorum çoğu zaman ama iyi bir kitap analizi iyi bir çalışmanın ürünüdür.

Medya okuryazarlığı da kritik ve analitik düşünmede önemli bir yere sahip bir sahadır.Medya , iletişim , basın artık haber ileten kanalların topluma haber verirken  manipüle etmekten , ilgiyi çekmeye pek çok yöntemi kullandığı bir vakıadır.Onun için haberler salt göründüğü gibi okunup doğru kabul edilmemeli bir incelemeye tabi tutulmalıdır. Burada dikkat edilmesi gereken husus ise medyayı bilgi kaynağı olarak görmektir.Medyayı bilgi kaynağı olarak gören birinin kritik ve analitik düşünme becerisi kazanabileceğini düşünmüyorum.

Kritik ve analitik düşünme dünyayı yönlendiren sistemleri de inceler şimdi bu hususu belirtince sadece gizli , gizemli yapılanmalar değil devletlerden , devletlerüstü birliklerden , uluslarası şirket ve stk’lara kadar yapılar , kişiler vb de kast edilir. Zira dünya barış üzere , sükunet üzere yaşanılan bir yer değildir , dünya Allah’ın takdiri insanoğlu var olalı beri türlü güç savaşları üzerinden idare edile gelmiştir. Bunlar yeri gelmiş kanlı savaşlar olmuş artık yeri gelmiş ekonomik , kültürel , teknolojik mücadeleye dönüşmüştür.Ayrıca hepsinin de temeli olabilecek husus din ve inançtır belki de son yüzyıllarda düşüncede ( kominizm vb ) üzerinden de güç savaşı olmuştur. O zaman kendi inancı ve düşüncesini korumak zorunda olan bir birey veya topluluk kritik ve analitik düşünmeye mecburdur aksi halde kolay bir av , uysal bir koyun olmaya mahkumdur.

Kritik ve analitik düşünme konusu tabii hayli geniş , neyin sorgulanıp neyin sorgulanmayacağı hususu hassas bir konudur.Ahlakilik önemli bir konudur.Mantık önemli bir konudur. Sorgulama toplumların iyi yönlerini sorgulayıp sarsmak değildir. Kritik ve analitik düşünme bir uca savrulma hadisesi  değildir , aile düzeni eleştirmek ( sorgulamak ) olmasa da olur düşüncesini savunmak kritik ve analitik düşünme değildir. Bunlar en nihayetinde düşünce değildir zemini olmayan bir düşünce sağlıksızdır.

Şu örneği veririm hep  faşizm faşizm diye bazen çok yaygara koparılır  faşizm diye bir şey yoktur esasında , faşizm denilen şey otoriter yönetim anlayışıdır şekli sayısızdır ve esasında her idare bir ölçüde otoriterdir bunun ne tek adamlıkla ne tek partilikle bağı vardır , otoriterlik her türlü yönetim sistemiyle de pek ala sağlanır. Fakat faşizm itirazında bulunanların hiç biri otoriterliğin ne seviyesini , ne etkisini tespit etmeye  yahut sebebine  odaklanmaz , ahlaki bir şey söyleyene dinci faşist , milli bir hususu belirtsene ırkçı faşist , gelenek göreneği savunana baskıcı faşist , düzeni , intizamı savunana  faşist vb gibi saçma itirazlarda bulunur durur ve  bunun büyük bir sorgulama olduğunu iddia eder. Bunlar sorgulama değildir.Kritik ve analitik düşünme neyi sorgulayacağını bilecektir evvela.

Ahlakilik veya etik  de , kritik ve analitik düşünmede olmazsa olmazlardandır. Şöyle bir örnek verelim Japonya’ya atom bombası atan pilotlar görevlerini yapıp ülkelerini mi savunmuşlardır yoksa kitlesel ölümlere sebebiyet vererek büyük bir zalimliğe yardımcı mı olmuşlardır ? Kritik ve analitik düşünmeyi böyle keskin ayrılıklara dayalı örnekler üzerine kanaatimce bina edemeyiz.Kritik ve analitik düşünme  ahlakiliğe yönelme , ahlakiliği seçme iradesine teşvik  üzerine bina edilebilir. Yoksa hatalar değil hata eden kişiler üzerinden saplantılı bir yargı oluşturulabilir. Kritik ve analitik düşünme yargılamalar veya müdafaa üzerinden de değerlendirilemez.Çatışma eleştirmeyi değil taraf olmayı doğurur.

Kritik ve analitik düşünme mantık açısından da değerlendirilmeye muhtaçtır.Mantıklı olmadan subjektif verilere dayalı iddialar asla bu düşünme sistemin bir ürünü olamaz.Realist olunması duyguya ve inanca dayalı konular haricinde elzemdir.

Kritik ve analitik düşünme bir parça muhaliflik , bir parça kötümserlik barındırır fakat hiçbir zaman bunların değişmez birer kaide olduğu gibi salt bu yöntemlerle değerlendirme yapılması bir takım körlüklere , fikri sabitlere sebebiyet verebilir.Aşırı iyimserlik ve taraftarlıkta basiretsizliğin başıdır.

Kritik ve analitik düşünmeyi sağlıklı yollarla geliştirmeye çalışmak ve bu beceriyi kazanmak kişiye  fikri ve zihni yetenekler kazandıracağı açıktır.Daha disiplinli bir hayata daha titiz bir düşünceye sebebiyet verecektir. Yani kişi anlayacaktır , anlamak çok kolay bir şey değildir bir söylem olarak değil realite olarak anlamak zor bir faaliyettir. Anlayan kişi ayrıca zorlukta çekecektir. Fakat kişi anladığında duyduğu manevi haz veya vicdani huzuru zorluğa tercih edecektir.Bir çok kez söyledim  ilk şart olarak kritik ve analitik düşünmeyi kabullenmek gerekir , kritik ve analitik düşünmeyi söylem ve slogan haline getirip sadece ilgi seviyesinde alaka kişilerde iğreti duran bir uğraşıya dönüşür. Yaygınlaşmaz , etki doğurmaz.

Kritik ve analitik düşünmeyi öğrenme yönünde çabalayalım , öğrenmenin şekli yok , okuyarak , dinleyerek , çalışma yaparak , danışılarak vb bir çok yol ve yöntemle geliştirilebilir.Bir takım program ve faaliyetlere bağlı kalıp sadece kişinin kendini orada sınırlandırması da etkiyi azaltır. Oysa belki doğru yol ve yöntemle kişilerin kritik ve analitik düşünmenin önemini kavrayıp zevkini aldıklarında   toplumda  tahmin edilmeyen bir  hızda yayılabilir ve kritik ve analitik düşünebilen bireyler artar.gelin bu konuyu biraz merak edelim , araştıralım belki çok geniş bir dünyaya kapı aralayabiliriz. 07.03.2018

 

 

Mehmet Emin Başalp

�0

ÇOCUĞUN CİNSEL İSTİSMARI SUÇU – BAKIŞ

indir

 

ÇOCUĞUN CİNSEL İSTİSMARI SUÇU MESELESİ

Gündeme geldiği için yazma mecburiyeti hissettiğim ama yazarken ve bu konuları konuşurken son derece itinalı bir dilin kullanılması gerektiği bu  suç kapsamında gündemde yeni yasal düzenlemeler yapılması ihtimali belirmiştir.

Yazı iki kısımdan oluşacaktır , bu suç nedir ?  tarihi ve hukuki gelişimi nasıldır ? Yeni gelişmeler ışığında bilhassa ispat ve yargılama hususunda yeni düzenlemelerin suçu azaltabileceği , toplumu tatmin mi edeceği yoksa farklı sorunlara da yol açabileceği mi ? değerlendirilmeye çalışılacaktır.

Çocuk olduğu için cinsel istismar kelimesi toplumda infial olmaması için kullanılmakta olup esasında çocuğa karşı zorla ( cebren ) cinsel ilişki ? ve fiileri kapsamakta olup genel anlamda eski ceza hukuku ayrımlarında müstakil bir suç olarak gelişmemiş ırza geçme suçu kapsamında kadimden beri bilinen ve cezalandıran oldukça çirkin bir suçtur.

İslam hukuku kapsamında ırza geçme suçunun vasfı konusunda değişik görüşler ve içtihatlar bulunmaktadır.Bu konular derinlemesine uzmanları tarafından değerlendirilmesi gerekmekte olup ırza geçme suçunda mağdurun yaşı hususu bir  cezalandırma kriteri değildir. Bu suçun zina kapsamında değerlendirilerek bu cezanın verilmesi gerektiği yönünde veya olmadığı yönünde de görüşler mevcuttur. Tarihi gelişimde ırza geçme suçu ,  zina suçunun ispat zorluğu , failin muhsan ( başından geçerli bir evlilik geçen kişi )  veya bekar oluşunun cezaya tesiri gibi nedenlerle genelde tazir cezaları kısmında yer almıştır.

( Şahsi yorumum İslam ceza hukuku doğrultusunda cebren cinsel ilişkinin zina ile birlikte değerlendirilmesinin mümkün olmadığı görüşüne katılıyorum.Zira İslam nesli korumayı temel amaçlarından kabul eden bir din olup karşılıklı rızaya dayalı cinsel ilişki olan zina toplumu ve aileyi ifsad edeceğinden şiddetli bir ceza ile cezalandırılmış fakat ispat ve muhakemesi zor şartlara bağlanmıştır , daha istisnai bir durum olan cebren cinsel ilişki ise daha kolay bir ispat ve cezalandırma sağlanması için tazir kısmında yer alması gerekir.Ayrıca bu suçun işlenişindeki ağırlık derecelerine göre kademelendirilmesi de böylece mümkün olabilir. )

Osmanlı Padişahlarının kanunnamelerinde zina ve ırza geçme gibi suçların cezalandırılmasına yönelik çeşitli hükümler vardır. Zina ile ilgili para cezaları olduğu gibi ırza geçme ile ilgili failin cinsel organının kesileceği gibi hükümler yer almış olsa da araştırmacılar bu hükmün uygulandığına dair herhangi bir kayıt olmadığını belirtiyorlar. Osmanlı sisteminde İslam Hukuku ve örfi hukukun birlikte uygulandığı hususu da göz ardı edilmemelidir.

1840 tarihli Ceza Kanunname-i Hümayun’un da bu konuda bir düzenleme yoktur.1851 tarihli Ceza Kanunu’nda bu konuda düzenleme yoktur. 1858 tarihli Fransız ceza kanunu örnek alınan ceza kanunda ise düzenleme vardır. “ Hetk-i ırz edenlerin mücazatı beyanındadır “ başlıklı kısımda özetle bir kadının ırzına geçenin muvakkat kürek cezası ile cezalandırılacağı , yakınlarından biri olursa ağırlaştırılacağı belirtilmiştir. Bu kanunda ilk defa ceza miktarı açısından 15 yaş altı ayrımına yer verilmiştir. 1914 ‘te fail ile mağdur evlenirse cezanın düşeceği eklenmiştir.

Özetlemek gerekirse bu kanunlarda çocuğun cinsel istismarı diyebileceğimiz bir düzenleme yoktur.Esasında dönem şartları itibariyle çocukluğun ne olduğu hususu , evlilik yaşları , yaş hususu gibi nitelendirmeler ayrıca değerlendirilmesi gereken konulardır. Bugünün bakış açısıyla değerlendirilmemesi gerekir.

Modern hukuka temel kabul edilen Roma Hukuku’nda durum ne idi bir bakmak gerekirse Roma hukukunda bir çocuk ayrımı yoktur. Bir dönem mal müsaderesi bir dönem ölüm gibi cezalar verilmiştir.

Cumhuriyet döneminde 1926 tarihli Ceza Kanunu’nda yine 1858 tarihli kanunun tesiriyle 15 yaş sınırı bulunmaktadır.Cezası 5 yıldan aşağı olmayan ağır hapis cezasıdır. Ayrıca cebir vb varsa ağırlaştırılmış hali vardır. Bu hususta maddede yaş küçüklüğü halinde cebrin zaten var olacağının kabulü hususu netlikte değildir fakat doğal olarak olması gerektiğidir. Ayrıca ırza tasaddi denilen daha az cezayı gerektiren ırza geçme denilemeyecek hareketler de daha hafif cezalandırılmıştır.

Daha sonra dünyada da Birleşmiş Milletler’den Avrupa Birliği’ne çok sayıda uluslar arası sözleşme kabul edilmiştir.Burada belirtmemiz gereken 18 yaş altının çocuk olarak kabulüdür.

Bu gelişmelerle birlikte cebren cinsel ilişki ile yaş küçüklüğünün olduğu fakat rızaen cinsel ilişkinin varlığı halinde de cezalandırılmasına yönelik hükümler yönünden düzenlemeler gelişmiştir.  Avrupa’da çeşitli yaşlar 14,15 ,16  gibi yaş üstü ve yaş altı cebren cinsel saldırı cezaları ayrımı yapılıp bu yaş sınırı altında cezalar ağırlaştırılmış ve fiilin niteliği hususu da ayrı bir değerlendirme konusu olmuştur.

Tüm bu gelişmeler kapsamında toplumda infiale neden olabilecek hadiseler yaşanması toplumsal duyarlılığı artırmıştır. Bu hadiseler yaşı son derece küçük çocuklara karşı cebren gerçekleştirilen cinsel saldırılardır. Tarihi gelişime bakarsak geçmişte insanların aklına gelmeyecek hususular , modern dünyanın da getirdiği ( pornografk çağ , bu husus göz ardı edilmemelidir ) hastalıklar , sapkınlıklar , psikolojik etkenler ve tesirler , uyuşturucu madde kullanımı ,geç evlilik , cinsel sorunlara karşı danışmanlık ve bilgi eksiliği gibi nedenlerle akla gelmeyecek çok kötü hadiseler yaşanmaktadır. Bu sebeple  kanuni düzenlemelerin içerikleri değişmektedir.

Mağdurun ve yakınlarının yaşadığı ağır travma da düşünüldüğünde tespitinden , cezalandırılmasına kadar son derece hassas bir süreçtir , bu konu sadece adli kurumları değil  her türlü psikolojik destek vb de gerektirdiği için çok ayaklı olmak zorundadır.

Meseleye yine hukuk yönünden bakmak gerekirse bu suçun en önemli konularından biri ispat hususudur ve işlenen fiilin niteliğine uygun ve caydırıcı cezanın verilmesine  ilişkin tartışmalardır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında bu suç genel itibariyle 103.madde de düzenlenmiştir. Bu maddeye ilişkin tartışmalar cinsel istismara ilişkin davranışın niteliği üzerinedir , cinsel ilişki ? temas veya temas olmayan durumlarda aynı ceza mı verilecektir. Sarkıntılık nedir ? Yargıtay’ın vücut bütünlüğüne karşı teması aranması gerektiği yönünde kararları vardır , madde de  vücut bütünlüğü ihlal edildiğinde daha ağır bir ceza verilmesi de düzenlenmiştir.Ağırlaştırılmış hallerinden  hukuk tekniği açısından ( iştirak , içtima )  ifa şekillerine ilişkin bir çok düzenleme yer almaktadır.

 

 

Ne Yapılmalı ?

Bir hukukçu olarak , ceza hukukunda da fazla bilgisi ve uzmanlığı olmayan bir kişi olarak sadece tavsiye beyanında bu hususta birkaç kelam etmek istiyorum.

Ceza kanunundaki düzenlemenin kötü olduğunu düşünüyorum.Öncelikle bedensel ve ruhsal gelişimini gerçekleştirmeyen ve hatta 18 yaşından küçük tüm çocuklara karşı insanlık dışı hareket olarak dahi değerlendirilebilecek nitelik ve ağırlıkta cinsel amaçlı vücut dokunulmazlığını ihlal , cebir şiddet , zorlama , yaralama , ruh ve beden sağlığını bozma , eziyet , işkence vb hal ve hareketler ile cinsel saldırı gerçekleştiren kişiler en ağır şekilde cezalandırılmalıdır.  Bu müebbet hapis cezasına kadar gidebilir mevcut kanuni düzenlemelerimize göre. Ayrıca ek tedbirler vb de düşünülmelidir. Bu suçun tanım hususunda ve başlığında da insanlık dışı işleniş biçimine ve amacına vurgu gerekmektedir.  Nitekim ülkemizde ne yazık ki son yıllarda bu hususta vahşi denilebilecek çok çok küçük yaşta çocuklara karşı bu hadiseler yaşanmıştır. En ağır şekilde cezalandırılmaları toplumsal bir beklentiye dönüşmüştür.

Cinsel saldırı fiili denilmeyecek   hareketlere ( çeşitli psikolojik vb kriterler de dikkate alınarak )   yaş ayrımı yapılması gerekir. Küçük yaşlar için daha ağır ceza verilmesi gerekmektedir. Bu hareketleri yukarıdaki fiillere dahil ederek toptan cinsel istismar olarak değerlendirmek orantısız bir cezaya yol açar. Ayrıca basit nitelikte cinsel istismar hadiselerinin büyütülmesi toplumda kaotik bir anlayışa ve karamsarlığa sebebiyet verir.Güven duygusu yok olmaya başlar.

Sarkıntılık denilen husus küçük yaşta çocuklara karşı   geçerli olabilecek bir fiil olmayıp 15 yaş üstü için değerlendirilmelidir.

15 yaş altı rızaen cinsel ilişki ile 15 yaş üstü rızaen cinsel ilişki hususu da ayrı bir maddede düzenlenip bu hususa karıştırılmamalıdır.

Neden net ayrımlar yapılması ihtiyacı vardır ? Toplumda infialler yaşanıyorsa  polis , savcı , hakim , avukat  , uzman , bilirkişi vb tesir altında kalmasını sağlayacak psikolojik etmenler vardır.

Esasında kanunun tam amacı şu olmalıdır mağduru ve toplumu bir nebze tatmin etmek , bu suçu azaltabilmek ve önlemek ,  faili cezalandırmak ama aynı zamanda failliğinde net tespitine imkan tanıyacak ve ayrıca mağduriyetlere sebebiyet vermeyecek düzenlemeler oluşturmak olmalıdır.

Bu suçun soruşturulmaya başlaması ile toplumsal olarak fail üzerinde de önemli  sonuçlar doğacaktır. Cinsel istismar konusunda fiilin niteliği ve failin kimliği hususunda netlik olmaması halinde   yaşanan en büyük zorluğun ispat olduğu hususu göz önüne alınırsa fail yönünden mağduriyet oluşturabilecek ağır düzenlemelerde yapılabilir. Bu suçun bir iftira mekanizması haline getirilmemesi de gerekmektedir.

Burada mağduru korumak ve bu suçu azaltmak amaçken faile odaklanmak eleştirilebilir. Fakat bu suçun  bir vahşet ve sapkınlığa dönüşen  cinsel saldırı fiillerin hafif dereceli fiillerle birlikte değerlendirilmesinin bazı sakıncaları vardır.

Ülkemizde çalışan kadınların sayısı artmakla birlikte evde veya kreşte çocuk bakımı artmıştır , çocuklar okullarına servisle gitmektedirler , okullarımızda milyonlarca çocuk vardır ,kimsesiz ve korunmaya alınmış  çocuklarla ilgili kurumlar vardır , yatılı okullar vardır , çocuklara ilişkin eğitim , spor vb veren kurs , klüp vs vardır.Yani milyonlarca çocuğun toplum içinde gözetim , eğitim ve gelişimi ile ilgilenen milyonlarca da kişi ve kurum vardır , burada çalışan kişileri de töhmet ve baskı altında tutacak düzenlemelerde yapılmamalıdır.

Bu hususlar son derece hassas şekilde soruşturulmalıdır. Basın son derece hassas bir dil kullanmalıdır.

Bu suçların önlenmesinde tedbir almak hususu daha önemlidir.Her tedbiri burada sayamayız. Bu uyuşturucu ile mücadeleden tutun genel eğitimlere kadar , güvenlik kamerasından tutun eğitim kurumlarının dizayn ve yöntemine kadar çok çeşitlilik içindedir.

Bu suç sadece ülkemizde değil dünyada da takip edilen bir suçtur , dünya gündeminde yer almış , sinemaya dahi konu olmuştur , çocuk ıslah evlerinden ,  Amerika kiliselerine vb  yaşanmış çok sayıda çocuk istismarı hadiseleri vardır . Toplumsal , sosyolojik , psikolojik , tıbbi bir çok analizde bulunmakta olup bu hususlar titiz , dikkatli , gözden kaçmayacak , amansız bir takiple ama büyütülmeden takip edilmelidir. Oscar ödüllü bir film olan “ Spotlight “ nasıl bu konuyu sinemaya aktarırken özenli bir dil kullandıysa bu örnek alınmalıdır. Filmlere , dizilere başından bu tür olaylar geçmiş karakterler konu edilerek dramatik reyting sömürülerine izin verilmemelidir.

Suç ve suçlulukta mücadelede bilimsellik , hukukilik ve yeni gelişmelerin temelinde anlayış ve soğukkanlılığı da ülkemizde geliştirmeliyiz.İdam cezası uygulanacaksa da aynı şekilde , başka cezada uygulanacaksa aynı şekilde olmalı fakat duyarlılık adı altında çeşitli toplumsal  kasıt ve projelere imkan vermemeliyiz.

Mağdur korunmalı fail en ağır cezayı almalı ama kadına şiddet hususunda duyarlılığın aile kurumuna verdiği zarar gibi bu hususta da toplumsal güvenin zedelenmesine , eğitim , öğretim , bakım , gözetim işlerinde çalışan kişilerin haksız ithamlarla karalanmasına veya hayatların kararmasına yol açacak düzenlemelere , ahlaki düzenlemelere adeta cephe almış seküler militanizme , örf , adet ve geleneklerimize aykırı hal ve tavırlara sebebiyet verecek yeni davranış kalıplarına yönelik söylem ve uygulamalardan uzak durulmalıdır.  İnsanları akrabalarından , komşularından , dostlarından koparacak mesafe koyacak bir toplum anlayışına itecek algılardan uzak durulmalıdır.Ülkemiz şartları iyi analiz edilmeli ona göre cezalar ve yöntemler geliştirilmeli ithal düzenlemelere karşı son derece dikkatli olmalıyız. 26.02.2018

 

Mehmet Emin Başalp

 

 

 

��X*��

SEÇİM İTTİFAKI

images (1)

 

SEÇİM İTTİFAKI

Son günlerde seçim ittifakı meselesi gündeme gelince nasıl bir usulde ve yasal zeminde yapılacağı konuşulur oldu.Net , sade ve ülkemize uygun bir seçim ittifakı nasıl olabilir biraz kafa yoralım.

Seçim ittifakının çatı bir platform veya isim altında yapılması kanaatimce ülkemiz şartlarına uygun değildir.Karmaşık bir oy pusulasına yol açar. X ittifakı yazacak ve altında parti isimleri olacak bu seçmene yabancı gelebilir.

Onun yerine partilerin amac ve nedenlerinide sorgulamayan sadece YSK nezdinde parti temsilcilerinin imza koyacağı karşılıklı kabule dayalı bir ittifak tutanağı yeterlidir , her parti kendi logosu altında ayrı ayrı oy pusulasında yer alır ve oyları toplamı ittifak oyu olarak kabul edilir.

Yukardaki mesele işin kolay kısmı devamı meseleler ise daha karışık , birincisi sistem barajlı mı olacak ? Barajsız mı ? Barajsız bir ortamda , dar bölge sistemide yoksa ittifak çok anlamlı değildir , ittifakın temel amacı seçimden güçlü çıkmak bu  nedenle temsil sorunu yoksa ittifak ihtiyaç olmaktan çıkar.

Bu nedenle barajlı bir ortamda ittifak seçeneğini kabul ederek ülkemizde devam eden % 10 seçim barajının uygulanacağını var sayarak yazıya devam edelim.Hal böyle olunca %10′ u gecen ittifak oyları barajı geçmiş sayılır.

Şimdi gelelim en netameli konuya milletvekili listesi nasıl olacak , milletvekilleri nasıl dağıtılacak. Burada en kolay yöntem ittifakın ortak bir liste belirleyip sunması ve oylara göre vekillerin seçilmesi bu bir parti altındaki gayriresmi ittifakın sonuçlarına benzemektedir.

Fakat burada bir sorun vardır %5 oy oranı olduğu varsayılan bir partiye seçilebilecek yerden oy oranı ile orantılı aday listeye konuldu , secim sonucu bu parti % 0,5 oy aldı , ittifakta barajı geçtiği icin listelerden meclisin %10’u kadar vekil sectirdi. Bu öngörülemeyen durum sebebiyle siyasi bir huzursuzluk olacağı aşikardır , ittifakın çok oy alan partiside az temsil kazanabilir.

Bu durum nasıl ber taraf edilebilir.Kanaatimce her parti ayrı liste vermelidir.Baraj için ittifak toplam oy oranı , vekil icin ise sanki ittifak yokmuş gibi hesap yapılmalıdır.

Buna şöyle bir örnek verelim bizde malum hemşericilik önemli ya bir partinin genel başkanı memleketinden % 25 oy alıyor ama ülke geneli aldığı oy %1 , ittifak olmasa barajı geçemez ve 0 milletvekili çıkarır ama ittifakla A ilindeki %25 oy oranı boşa gitmez duruma göre o ilden 1,2,3 vekil çıkarabilir ve temsil kaabiliyeti kazanır.

Bu durumda küçük partiler lehine olduğu için bu düzenlemeyi bertaraf etmek için ya %5 – %10 civarı , her bir parti icin ayrı ayrı   ( ittifak için değil ) il barajı getirmek yada bir secim bölgesinde birinci olan partiye ekstradan 1 milletvekilliği vermekle çözülebilir.

Benim aklıma gelen hususlar bu sekilde olup basit , karmaşık olmayan , az oy oranlı olan partilere temsil hakkı veren , oyu fazla olan partilerede istikrarı bozmayacak şekilde temsil gücünü düşürmeyen bir dağıtım modeli içeren bir ittifak formülü düşünülmelidir. 12.01.2017

Mehmet Emin Başalp

MÜZİK ÜZERİNE – 1

MÜZİK ÜZERİNE – 1
Müzik üzerine derken , müzikal eserler , icraları ve icra edenler üzerine şahsi yorumlarımı içerir bir yazı dizisi yazmaya çalışacağım.Malum zevkler tartışılmaz ama yeni araştırmalarla sevk edebilir. İnsanların müzik zevkleri de zamanla değişmektedir.Şahsen rap müzikten hiç hazzetmezken bugün dinleyebiliyorum. Müziğin türleri var çok çeşitli o yönden değerlendirmeler yapacağız , çok sayıda sanatçımız var onları değerlendireceğiz , beğendiğimiz eserleri tanıtacağız vesaire keyifle okunan bir yazı dizisi olacağını düşünüyorum fakat hayli uzun olabilir detaylı şekilde yazacağız.

images
Yahya Kemal’in deyimiyle önce eski musikimizden başlayalım. Güfte şarkı sözlerine denir ama genelde klasik Türk musikisi için kullanılır. Güftesi en güzel musiki eserimiz hangisidir diye insan düşünebilir fikrim belki ileride değişebilir fakat bana göre en güzeli hakkında pek bilgi bulunmayan 1700’lü yıllarda vefat eden Aşık Ömer’e ait “ Ey Çerh-i Sitemger “ adlı Medeni Aziz Efendi tarafından da bestelenen , bestesi de mükemmel bir şarkıdır.

 
ey çerh-i sitemger dil-i nâlâna dokunma,
hicr âlemidir ettiğim efgâne dokunma,
ey tiğ-i elem yâreledin cismimi bâri,
cânânıma nezreylediğim cânâ dokunma.

 
“ Ey zalim felek , inleyen gönlüme dokunma , ayrılık alemidir ettiğim figanlara ( inlemelerime ) dokunma , ey elem kılıcı cismimi yaraladın da , sevdiğime adadığım cana bari dokunma “
İkinci kıtası da oldukça güzeldir.
ey bad-ı saba uğrar isen yare selam et
tel kırma sakın zülf-i perişana dokunma
ey bâde eğer yârim içerse seni bensiz
ver neşe fakat nerkis-i mestane dokunma

 
“ Ey sabah rüzgarı uğrar isen yare selam et , – rüzgara söylüyor – ( saç ) telini kırma sakın sevgilimin karışmış saçlarına dokunma , ey içki eğer yarim seni bensiz içerse neşe ver fakat baygın ( mest olmuş ) gözlerine dokunma “
Şimdi bu şarkıyı internet üzerinden kimden dinleyebilirsiniz kanaatimce iki iyi icrası var.En beğendiğim sanatçıların başında gelen Kani Karaca’dan dinlenebilir.Yine sonraki icra tarzını hiç tavsiye etmeyeceğim Zeki Müren’in ilk dönem icralarından olan hali de dinlenebilir.

 
Musikimizde güfteleri güzel başka şarkılar yok mu pek tabiî ki var lakin onları böyle detaylı inceleyemeyiz isimleri zikretmek suretiyle değineceğiz.
Güftesi divan şairlerinden Nedim’e ait olan “ Erişti nev-bahar eyyamı , açıldı gül-i gülşen “ diye başlayan şarkısı da oldukça güzeldir.Bu şarkıyı da ülkemizin en iyi kadın seslerinden olan Sabite Tur Gülerman yorumuyla dinlemenizi tavsiye ederim.
Yine güftesi zaten şarkı üstadı olan Nedim’e ait , bestesi de yine büyük bestekarlarımızdan Hacı Arif Bey’e ait “ Muntazır Teşrifine Hazır Kayık “ diye başlayan şarkısı da mükemmeldir.Bu şarkıyı da en iyi yorumlayan kanaatimce en iyi kadın seslerinin başında gelen Safiye Ayla’dan dinlemek gerekir.Sezen Aksu yorumunu da beğenenler var farklı bir tarzda ondan da dinlenebilir.

 
Şimdi şunu diyebilirsiniz bu şarkıların neredeyse sözlerini anlayamıyoruz vesaire klasik Türk musikisi budur , son dönemdeki bir takım fantezi denilen eserlerin ,arabesk eserlerin , meyhane şarkılarının , film müziklerinin bu türle alakası yoktur. Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar , feride , bir fincan kahve olsam gibi , bu türü ve sanatçıları da ilerleyen yazılarda değerlendireceğiz ama bu ayrımı bilmek lazım.

 
Sözleri güzel bir diğer şarkımız ise Mustafa Nafiz Irmak’a ait son derece gzüel bir bestesi de olan “ Sebep sensin gönülde ihtilale “ söleriyle başlayan şarkıdır.Bu şarkıda Alaaddin Yavaşça ve Meral Uğurlu’dan dinlenebilir.
Daha hızlı şekilde geçelim , “ Ateş-i Suzan-ı firkat yaktı cismü canımı “ Münir Nurettin Selçuk yorumuyla , Yahya kemal Beyatlı’nın “ Dönülmez Akşamın Ufkundayız “ şarkısı yine Münir Nurettin Selçuk yorumuyla dinlenmelidir. “ Dün gece ye’s ile kendimden geçtim “ Sabite Tur Gülerman yorumuyla dinlenmelidir bu şarkının bestekarı Subhi Ziya Özbekkan şair Ziya Paşa’nın oğludur bu arada , yine Münir Nurettin Selçuk’tan dinlenilmesi gereken “Hatırla maz’iyi mes’udu sen de ben gibi yan “ şarkısının sözleri de oldukça güzeldir.
Eski olmasına rağmen sözleri gayet anlaşılır olan , güftesi Keçecizade İzzet Molla’ya ait , bestesi Dede Efendi’ye , en iyi icralarından biri de gerçekten büyük bir sanatçı Bekir Sıdkı Sezgin’e ait “ zülfündedir benim baht-ı siyahım “ şarkısının sözleri de mükemmeldir.

 
Son olarak “Al sazını sen sevdiceğim şen hevesinle “ şarkısı da Necmi Rıza Ahıskan’dan dinlenmelidir. Bir çok yerde ifade ettim ama Türk sineması içinde ilk üçe , beşe , ona girebilecek en iyi filmlerden Atıf Yılmaz’ın yönettiği , Sadri Alışık’ın başrolünde olduğu oldukça ilginç detayların bulunduğu “Ahh Güzel İstanbul “ filminin girişinde de bu şarkı çalar. İyi filmlere ilişkin benim bir kriterimde filmin yeniden çekilip çekilemeyeceğidir nitekim o yıllardaki İstanbul kaybolduğu için Ahh Güzel İstanbul’da yeniden çekilmesi mümkün olmayan filmlerdendir. 09.01.2018
Devam edecek …
Mehmet Emin Başalp

KUDÜS’ÜN DERVİŞİ OLMAK

images (5)

 

KUDÜS’ÜN DERVİŞİ OLMAK

Tasavvuf denilince akla ilk gelen kavramlardan biri zühddür. Kudüs için bir Selahaddin Eyyubi arıyoruz işte Selahaddin Eyyubi hayatını zühd içinde geçiren biriydi.
O zaman emirde de ,memurda da , askerde de zühd mutlaka olacak.Dünyaya dalıp kudüs kurtarılamıyor.Tabii ki , ticaret olacak , kültür olacak , sanat olacak ama hepsi Allah rızası için , ümmet için olacak.

Selahaddin Eyyubi döneminde tasavvuf zirve idi bu dönemi araştırın bir çok isimle karşılaşırsınız.Sühreverdi Hz’leri , Muhiddin Arabi Hz’leri gibi.Selahaddin Eyyubi batıni tasavvufla mücadele eden , ülkede pek çok tekke inşa eden , medrese tekke birlikteliğini sağlamış bir devlet adamıydı.Derviş hazır askerdir denilmiş batıni anlamı ahirete hazır zahiri anlamıda her zaman cihadada hazır kimse demektir. Oysa dervişliği miskinlikle bir arada anılır hale getirmek , dervişliği siyasetten , askeriyeden , ekonomiden , hayattan uzaklaştıran bir anlayış tasavvuf olamaz bu olsa olsa felsefi bir ruhbanlıktır.Derviş yiğit olur , mücahit olur , sesi gür olur , korkusuz olur , akıllı , ferasetli , basiretli olur.
Derviste evvela kafa olması gerekir ,Resullullah’ın ashabı gibi olması gerekir , eline kılıcını , kitabını ,malını mülkünü alıp tebliğ için fedakarlık göstermesi gerekir.
Mıymıntı dervislik , pasif dervişlik , düşünmeyen , akletmeyen dervişlik bir işe yaramaz topluma yük olur dinde ifsada sebep olur.

Kudüs için mutasavvıfların yükü ve misyonu ağırdır toplumu zihnen hazır etmesi gereken mutasavvıflardır.O zaman mutasavvıfların bu bilinçle hareket etmesi gerekir , toplumun ani reaksiyonlarına , geçici çözümlerine meyletmemesi gerekir.Tasavvuf eğer sürüklemiyor , sürükleniyor ise bir yanlış var demektir.

Ulema ihtilafa düşersede , siyasiler ihtilafa düşersede mutasavvıflar ihtilafa düşmemeli , taraf olmamalıdır , mutasavvıfların tarafı birliktir , vahdettir.Şöyle bir yanlış anlaşılma olmasın mutasavvıflar ayrı bir grup ayrı bir yol filan değildir bütün müslümanlar birdir , mutasavvıf olmak farklı bir metoddan eğitim almak o eğitimin gerekliliği olarak topluma o yönden telkinde bulunmaktır.

Mutasavvıflar emirleride uyarabilir , yol gösterebilir bunlar usulünce , üslubunca yapılan işlerdir.

Mutasavvıflar toplumuda uyarmalıdır lakin örnek olmadan tesiri olmaz kendi zevki safada olanın , dünyaya meyletmeyin demesi trajikomiktir.

Mutasavvıflar toplumu uyanık tutmalıdır.Mutasavvıfların avam gibi hadiselere şaşırma lüksü yoktur , sen toplumun öncülüğüne soyundaysan sen gafil olamazsın o zaman halka ne vereceksin.Mutasavvıflar erken uyarı sistemleri gibi toplumun sigortası olmak zorundadır.Şaşkınlar topluluğu olurlarsa geçmiş olsun.

Mutasavvıflar şekli şemali seromoniyi temel mesele haline getirmemelidir. Esas gaye Allah’ın dinine hizmet ise kendilerine hizmet ettirme gibi bir misyon tasavvufta olamaz.Tasavvuf folklor , kültür , merasim derekesine düşemez.Tasavvuf zamanın ruhuna uygun metod ve anlayışla ancak hayat bulabilir. Bu aşamayı aşan mutasavvıflar topluma öncü olabilmişlerdir.

Öyle bir tasavvuf olacak ki , Anadolu’nun fethini stratejik görüp dervişlerini sevk edebilecek , Harakani Hz’leri gibi yeri gelince elde kılıç harbte şehid olacak.Ahi Evran gibi Moğol tehlikesini sezecek tedbir alacak.Sapkın görüşlere İmam-ı Rabbani gibi set çekecek , İngiliz işgalini sezinleyip Halid-i Bağdadi gibi aman Osmanlıya sahip çıkın diyecek. Emperyal oyunlara karşı Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi gibi Abdülhamit Han’ın yanında duracak. Müslümanların gelişmesi ve güçlenmesi için Mehmed Zahid Kotku gibi parti kurdurtacak. Küresel hain çetelere karşı milletini yeri gelecek yapılacak bir seçimde büyük bir ferasetle uyarabilecek. İmam Şamil gibi bir millete önder olup bir avuç mücahidle çarlara dahi kök söktürecek.Ömer Muhtar gibi köy köy gezip imkansızlıkla cihad edip şaşırtacak.İkbal gibi milletine ruh verecek. İstanbul’un fethini Akşemseddin gibi teşvik edecek , unutulan Roma’nın fethi müjdesini Es’ad Coşan gibi tekrar hatırlatacak.İşte Kudüs içinde aynı ruhtan mutasavvıflar hiç bir şeyden geri durmazlar.

O zaman şu soruyu biri sorabilir niye bir öncü çıkmıyor ? İşte burada bir nüans daha var sabır ve sebat. İşler sihirli bir değnekle anında olmuyor , tedricilik var. İstanbul’un fethi , İstanbul’u fethedelim demekle olmuyor , gemiyi karadan yürütecek azim lazım , irade lazım. Kuşatmayı kaldıralım diyenleri idare etmek var , askeri teşvik etmek var , dua var ve hepsinden evvela Allah’ın takdiri var.

Kudüs konusunda Resullah’ın müjdesi var mı ? Var ,imanınız var mı ? Olması lazım.
Müslümanlar geri mi kaldı evet geri kaldı hem zihnen , hem siyaseten hem ekonomik olarak.O zaman bunları güçlendirmek için temel atmamız gerekiyor.
İnsanların sorgulayıp farkında olması için teşvik gerekiyor ,düşünemeyen , algılayamayan ,kritik edemeyen bir toplum başarılı olamaz.

Helal yaşayamayan bir toplum başarılı olamaz. Kur’an dan ,sünnetten uzaklaşmış hurafeye saplanmış bir toplum başarılı olamaz.Zinde olmayan , bedeni kuvvetli olmayan bir toplum başarılı olamaz.

Dağılmış , bir birine düşmüş bir ümmet başarılı olamaz. Dara düşünce düşmanlarıyla ittifak eden bir islam toplumu başarılı olamaz.
Müslümanlarda birleşme iradesi olmalıdır.Müslümanlar niye birleşemiyorlar ? Müslümanlar şuanki çağımızın algı ve anlayışının tesiriyle İslamı , islam dışı coğrafyayı , dünya gidişatını , geçmişi ve gelecek zamanı planlamayı tam kavrayamıyorlar. Kavrama sıkıntısı had safhada olduğundan ümmetin bölünmüşlüğünüde kavrayamıyorlar. Ümmetin dağıldığını kavrayabilsek bir anti reaksiyon olarak birleşme iradesi oluşabilir. Bu kavrama hususunda da mutasavvıflara büyük işler düşüyor.İslam düşünce yapısının sağlıklı mimarları mutasavvıflardır. İslam toplumu felsefeciler , filozoflar eliyle değil mutasavvıf düşünürler eliyle aşama kaydetmiştir bu hususu günümüzde dillendirmemek vahim bir hatadır.Mutasavvıf düşünürlerin etkisi azaldıkça sığlık ve sertlik artmaktadır.Bakınız cehalet demedim çokda iyi ilim sahibi olabilirler ama bu ilimde ayrıştırmaya hizmet edebilir.

Müslümanlar ekonomik olarakta dayanışma içinde olmalıdır aksi halde sömürülürler.Bu hususta müslümanlar bireysel şuuru artırmalıdır. Hem kazanma hem paylaşma hususunda müslüman ahlakı tam olmalıdır.Mutasavvıfların topluma hizmet müesseseleri , gönüllü çalışmaları ,yardım mekanizmaları ve vakıf medeniyetimiz fırsattır.Burada müslümanlar varken bilmem şuradaki müslümana yardım gidiyor gibi eleştiriler basiretsiz bir eleştiridir.
Hülasa müslümanın derdi olmalı ,ideali olmalı. Sabah işine giden , akşam dizisini izleyen değil aktif müslümanlar olmalıyız.Mutasavvıflar işte bu devinimi ve zemini sağlama konusunda mahirdirler. Bunu ancak tabii hakiki mutasavvıflar yapar , mistik miskinlerin bu işlerle alakası olmadığı için onlardan ancak hikaye ortaya çıkar.

Yukarıdada bahsettim mutasavvıflar ne ümmetten ne diğer kişilerden ayrı bir grup sadece eğitim metodu farklı , farklı donanımlara sahip kişiler onlar acaba ne yapabilirler diye bir fikir teatisi yaptık sözlerimiz çok genel nitelikli bu işlerin pratiği ise nice detaylar ister. Bu işler sadece mutasavvıflar ile olmaz Kudüs özgür olacaksa ümmetin her ferdiyle olacak burada mutasavvıflar nasıl hızlandırabilir onu düşünmeye çalıştık zira bu ışık mutasavvıflarda vardır , küllenmiş görülebilir belki ama aniden parlayıverirde.

Yazının başına dönelim zühde ihtiyacımız var.Zühde dönelim. Bugün kendimizi ancak zühd ile frenleyebiliriz ,toplumun her kesiminin zühde ihtiyacı var , zühd bir süre sonra Allah’ın izniyle başarıyıda getirir hatta yakın tarih bile buna şahittir. Gevşeklik ,savsaklık , nefse uymanın sonu duyarsızlık ve korkaklıktır.

Gelin birazda Kudüs’ün dervişi olalım. Kudüs bir mürşid gibi bize sesleniyor.Derviş kelime manasına inersek dilenci demek ,bu günden sonra daha fazla Kudüs için dilenelim , dilencinin kapıya tutunduğu gibi Kudüs için bir seyler yap diye müslümanlara tutunalım ,bırakmayalım.Yola çıkalım yorulmayalım.

Kambersiz düğün olmaz demişler , Kudüs yeniden ele geçerken dervişler , mutasavvıflar olmayacak mı , tabii ki orada olacağız , geri mi kalacağız o zaman ne duruyoruz , de haydi hazırlıklar başlasın.10.12.2017

Mehmet Emin Başalp

Kerem Bey’in Kitabı

 

mde

Kerem Bey’in Kitabı

Kerem İşkan Bey’i uzun zamandır gazete yazılarından , sosyal medyadan takip ederim.Yazılarınıda beğenerek okuyordum.Bir kitap paylaşımı yapmıştı ” İnsan Tarihleri ” adıyla.Konyalı yazarlarada ilgim var bu kitabı mutlaka edinmeliyim diye düşündüm ve bir irtibat vesilesiyle sağolsun imzalı bir kitabını hediye etti , kendisine çok teşekkür ediyorum.Hem teşekkür hem kitap üzerinden de olsa bir kaç kelam etme ihtiyacı hissettim.

Kitabın konusunu açıkçası merhum babasının hayat hikayesi zannediyordum birazda merakımı bu celbetmişti. Fakat kitap Kerem Bey’in gazete yazılarından bir seçki.Bu yazıların bir çoğunu okumuştum fakat yeniden keyifle okudum , okumadıklarımda varmış ” Masum Konyalı” gibi hayli güldürdü beni.

Kitaptaki seçkilerde merhum babası ile ilgili yazılmış olan yazılar var hatta ağırlığı teşkil ediyor. Şahsen Kerem Bey , ölüm , cenaze , sâla , cenaze evi , mezar , mezarlık ziyareti , ayrılık gibi konularda etkileyici yazılar yazıyor.Bu konularda yazı yazmayı ben çok zor görürüm.Zira muhafazakar görüşlere sahip yazarlarımızın bir çoğu duygusal yazı yazamazlar bende maalesef bundan muzdarip biriyimdir. Bir grubuda musahabe tarzından hoşlanır onlarda eski günlerin güzelliklerinden bahsederler. Ehh pek çoğuda hamaseti sever. Güzel tasvirler iyi nasihatler vesaire bunlarda becerikliyizdirde biraz insani yönümüzü ihmal ederiz.Kitap sanırım bu sebepten mütevellit ” İnsan Tarihleri ” adını almış galiba.

Yine muhafazar yazarlarımızda , başa gelen trajik hadiselerden, fakirlikten , çalışma hayatındaki zorluklardan,ekonomik sıkıntılardan , gurbetten , emekten , emekçiden falan pek bahsedilmez veya başkalaştırılarak bahsedilir. Kerem Bey’in bu konularda da üslubunu başarılı buluyorum.

Konu yine ölüme , cenazeye falan gelecekte bizde küçüklüğümüzde rast gelmiştik , cenaze evde yıkanırdı sanırım gasilhaneler o dönemde de vardı ama ev duruken gitmesi abes görülüyordu. Necip Fazıl’ın şiirinde bahsettiği isli kazanla filan işte su ısıtılıyordu bahçelerde.Artık bunlar kalmadı steril gadilhanelerde yıkanıp hazırlanıyor mevtalar lakin tahayyül dünyamızda daralıp gidiyor. Yeni nesli ben bu konulardan dolayı talihsiz görüyorum.Kerem Bey bu konuları gündemde tutuyor , tutmak lazım.

Konya değil eski tarihiyle yakın tarihiyle adetiyle , örfüyle , yaşantısı ve insanlarıyla bile hayli zengin konular içeren bir memleket bu nedenle iyi bir kalemin elinden çok güzel eserler çıkar yazmaktan çekinmemek lazım , teşvik etmek lazım, ele kalemi , klavyeyi alıp yazmak lazım.
Esasında bu kitapta yok ama Kerem Bey’in at çiftliği kurma macerasını anlatan bir kaç yazısı benim en beğendiğim yazılarından.Kerem Bey yazmaya devam ediyor , uzun yıllar yazmasınıda temenni ederim , gazetecilik , yazarlık hayatında da başarılar dilerim.12.11.2017

Mehmet Emin Başalp