İSLAM’DA BİLGİ VE BİLGİNİN TAŞIYICILARI

Bismillahirrahmanirrahim.
Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.
Onun kulu ve elçisi olan Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimize salât olsun, selam olsun…
İSLAM’DA BİLGİ VE BİLGİNİN TAŞIYICILARI
Ahmet BAŞ
“Yaratan Rabbi’nin adıyla oku. İnsanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! O, sonsuz kerem
sahibi Rabbindir. Kalem ile öğretendir. O insana bilmediği şeyleri öğretti.” (Alak 1-5)
“Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti. Sonra o isimlerin işaret ettiği şeyleri meleklere
gösterip, “Haydi iddianızda doğruysanız bana şunları isimleriyle haber verin” buyurdu.
Dediler ki: “Ey Rabbimiz, seni tenzih ederiz, bizim senin bize bildirdiğinden başka bir şey
bilmemiz mümkün değil. Şüphesiz ki sen her şeyi bilensin, hikmet sahibisin.” (Bakara
31/32)
İslam’da bilgi Yunan mitolojisinde olduğu gibi Tanrı’dan çalınan ve kötü olan bir şey değil
aksine doğrudan Allah tarafından insanoğluna bahşedilen, iyi ve temiz bir mefhumdur.
İslam’da bilginin kaynağı Allah’tır ve insanoğlu ancak onun öğrettiği kadar onun
bilgisinden öğrenebilir. Bu sebeple İslam dünyasında bilgiye hep bir emanet gözüyle
bakılmış ve ona sahip olmak bir ayrıcalık olarak görülmüştür. Bu ayrıcalık sebebiyle İmam
Yusuf’a atfedilen şu olay çok çarpıcıdır: İmam Yusuf kendisine talebe olarak alacağı
gençlerle ders halkasını kurmazdan önce onlarla bir ev yaparmış. Ev yapımında çalışan
talebelerinden taş ve tuğla gibi inşaat malzemelerini getirmelerini ister ve onları farklı
yerlere göndererek uzaktan izlermiş. Eğer talebelerden birisi uzaktaki bir taşı getirmek
yerine hemen yanı başındaki komşunun duvarındaki taşlardan birisini alırsa onu ders
halkasına almaz ve babasına sen bu çocuğu her şey yap ama ilim yoluna verme dermiş.
İslam dünyasında bilginin işlenmesi ve halkın ihtiyaçlarına cevap vermesi İslam âlimleri
arasında çeşitli dönemlerde farklılıklar göstermiştir. Üç dönemde incelenebilecek
İslam’daki bilginin serüveni; Hz. Peygamber (S.A.V) sonrası dönemde, Hicri XI. asra kadar
geçen döneminde İbda, Hicri XI. asırdan XVII. asra kadar geçen dönemde İhya, XVII.
asırdan bugüne kadar geçen dönem de ise İnşa sürecini yaşamıştır. Bu dönemlerde
özellikle de Hicri 2-6’ncı yüzyıllar arası bilginin işlenmesi ve yeni bilgi dallarının oluşması
bakımından çok zengindir. Hadis, fıkıh, kelam, tefsir, belagat, astronomi, tıp, botanik, gibi
hem pozitif bilimler hem de ilahiyat alanında kapsamlı çalışmalar yapılmıştır. Bu noktada
önemli bir husus ise medreselerin kuruluş aşamasına kadar bütün ilimlerin
kurumsallaşmadan, maddi bir beklenti ya da siyasi bir kaygı gütmeden tamamen Allah’ın
rızasını aramak ve hikmete nail olmak için yapılmasıdır.

Bu süreçler içerisinde bilginin taşıyıcıları olan âlimler arasında da farklı görüşler,
mezhepler, ekoller ortaya çıkmıştır. Temelde bilginin kaynağı olarak öncelikle Kur’an-ı ve
sonrasında Sünneti ele alan âlimler bunların işlenmesi sırasında dirayet, rivayet, rey gibi
yöntemleri kullanmışlardır.
İslam dünyasında bilginin kaynağı tek olduğu için âlimler ona günümüzün kategorik ve
analitik eğitim anlayışı gibi parçacı yaklaşmamışlar ve her ilmi Allah’ın bilgisinden gelen
bir cüz olarak görmüşlerdir. Bu durum âlimlerin birden çok uzmanlık alanı ile meşgul
olmalarına ve bilgiyi bütüncül bir şekilde ele almalarına imkân vermiştir. Böylece ilim
yolcuları arasında muallim-talebe ilişkisi oluşmuştur. İnsanlar emanet olan bilgiyi
hocalarından devralmışlar ve kendilerinden sonrakilere aktarmışlardır. Selçuklular
döneminde kurumsallaştırılan medreseler ile birlikte bütüncül bilgi artık devlet eliyle
yapılan bir konuma gelmiştir. İslam’da bilgi, zincirin birbirine eklenen halkaları gibi
hocadan talebeye aktarılır ve talebe hocasından aldığı icazet ile bu bilgiyi kendisinden
sonrakilere taşırdı. Günümüz üniversitelerinde olduğu gibi insanlar kurumlardan
diploma alarak mezun olmazlar, hocasından icazet olarak okuduğu derslerden mezun
olurdu.
Sanayi devrimi sonrasında oluşan modern döneme kadar İslam uleması halkın
ihtiyaçlarına cevap verebilmek için Kur’an ve Sünnet kaynaklı bilgiyi üreterek karşılaşılan
yeni durumlara karşı yaptıkları içtihatlar ile toplumların ihtiyaçlarına cevap vermişlerdir.
18’inci yüzyıl sonrasında ise bilginin taşıyıcıları olan ulema, çağın gereksinimleri ile ilgili
kendinden önceki dönemin âlimleri gibi bütüncül bir yöntem geliştirememiştir. İlk
dönemlerde kelam, hadis, fıkıh gibi dini ilimlerin yanında astronomi, tıp, matematik,
musiki gibi pozitif bilimlerle de ilgilenen âlimler yeni dönemde ortaya çıkan sosyoloji,
psikoloji, iktisat, fizik, kimya gibi bilimlerde halkın ihtiyaçlarına cevap verebilecek
sorulara yanıtlar üretemeyerek toplumun önderleri olma vasıflarını yitirmişlerdir. Bu
konuda verilebilecek en önemli örnek; 19’ncu yüzyıl şeyhülislamlarından Mehmet Arif
Efendi’nin siyaset ile ilgili kendisine sorulan bir mevzuda muhataplarına “Her şeyi bize
sormayın, biz de sizin ne yaptığınıza karışmayalım sözü” o dönemde ulemanın genel
görüntüsünü vermektedir.
Modern dönemde bilginin yapısının değişmesiyle birlikte bilginin öznesi ve taşıyıcısı olan
sınıfta değişmiştir. Önceleri hocaların ders halkalarından icazet alarak mezun olan
talebelerin yerini artık kurumsallaşmış olan üniversitelerden mezun olarak alınan
diplomalı aydın kesim almıştır. Çağının gerektirdiği pozitif ve sosyal bilimlerde en
modern bilgileri alan aydınlar halkın taleplerine yönelik çağının siyasileriyle birlikte
hareket ederek onların taleplerini meşrulaştırma faaliyetlerinde bulunan bürokratik
ulema sınıfının aksine muhataplarına karşı muhalif bir duruş sergilemiş ve halkı
yönlendirmişlerdir. Bu durum aydınların, ulemanın yerini almasına sebep olmuştur.
Fakat aydınlar da ulemanın sahip olduğu ilahiyat bilgisinden yoksun oldukları için
özellikle dini konularda halkı yeterince yönlendirememişlerdir. Bu durum aydınlar ile
sivil ulemanın, siyasete karşı birlikte hareket etmesine vesile olmuş ve tekkelerde
aydınlar ile ulemanın buluştukları mekânlara dönüşmüştür.
Modern dönemle birlikte eğitim sistemi de Osmanlıda Tanzimat ile birlikte ilahi özelliğini
derece derece kaybederek sekülerleşmiş ve laik bir hüviyete bürünmüştür. Seküler, laik
bir eğitim sisteminde, devlet ideolojisi merkezli bir eğitim anlayışıyla tedrisattan geçen
öğrenciler bu sürecin doğal bir sonucu olarak tek tipleşmekte ve hem pozitif bilimlerde
hem de ilahiyat alanında gerçek başarı sağlanamamaktadır.
Ülkemizde eğitim ve öğretim alanında günümüzde yapılması gereken en önemli değişim
bilginin temizlenmesi ve yeniden bilginin asıl kaynağıyla ünsiyet kuracak bir sistemin
geliştirilmesidir. Bugün insanlar bilgi sahibi olmak yerine malumat-furuş olmaktadırlar.
Çocukların eğitiminde, en temel eğitimin alındığı aile kurumundan başlayarak sistematik
bir dönüşümün sağlanması gerekmektedir. Bu dönüşümde bilginin temel kaynağı olan
Kur’an ve Sünnet referans kaynakları olmalı ve doğru bilgi ancak ehil kişilerden,
zamanında alınmalıdır.
Bu vesileyle, Lokman Suresi 27’nci ayette Rabbimizin belirttiği gibi; “Eğer yerdeki
ağaçların hepsi kalem, denizde mürekkep olsa hatta arkasından yedi deniz de bunlara
katılsa Allah’ın sözleri tükenmez. Gerçekten Allah çok güçlüdür, hikmet sahibidir.” Bu
yüzden şu gökkubbe altında söylenecek söz kalmadı, söylenenler hep birbirinin tekrarı
diyenler Allah’a (haşa) noksanlık yakıştırmaktadırlar. Yeryüzünde üretilecek bilgi
kıyamete kadar hiçbir zaman bitmeyecektir ve insan Allah ile ünsiyetini güçlendirdiği
oranda, Allah sonsuz bilgisinden insanoğluna hikmet vermeye devam edecektir.
Sözlerimi veciz bir beyit ile bitirmek istiyorum:
“Kalem altın, kelam inci, hemen derceyle derceyle,
Teraziye koyup satma, yeri geldikçe harceyle harceyle”

BANKNOTLARIMIZ

banknot fatih

Bu yazıyı çok önemli bir gündem meselesi olduğu için yazmıyorum. Hatta şuan yapılacak olsa böyle bir masrafa gerek bile yok diye itiraz ederim sadece ilerde gerekli olduğunda veya böyle bir düşünce geliştiğinde geçmişte fikrimi söylemiştim babında yazıyorum. Şuan dolaşımda olan banknotlarımızın tasarımını beğenmiyorum açıkçası  ,güzel denebilecek bir özellikleri olmadığı gibi arka yüzlerinde de kimsenin tanımadığı kişiler var.Paraların arka yüzünde yer alan şahıslarda önemli şahıslardır illaki ama çok az kişi tarafından tanınan kişileri koymamak gerekir , görüldüğünde halkın tamamına yakının bilebileceği şahıs veya eserler yer almalıdır.

 

Şimdi paranın ön yüzünde Mustafa Kemal Atatürk’ün resmi olacağı hususu tartışma konusu edilemeyeceğinden o konuyu geçiyorum.

 

Şimdi İngiliz Sterlinlerinde ön yüzünde halen mevcut hükümdar 2.Elizabeth’in resmi var 5 Pound’da bütün İngilizlerin bildiği politikacı Winston Churchill , 10 Pound’da ünlü romancıları Jane Austen ,20 Pound’da yine iktisat dendiğinde akla gelen Adam Smith , 50 Pound’da ise buharlı motor mühendisi Matheww Boulton ve James Watt bulunmaktadır .İngiltere sanayi devriminin yaşandığı ilk ülkedir.Şimdi bu isimler o ülkede değil neredeyse dünyada bile bilinen isimler.

 

Bizim banknotlara bakınca 5 TL ‘de bilim tarihçisi Aydın Sayılı , 10 TL’de matematikçi Cahid Arf , 20 TL’de mimar , Mimar Kemaleddin , 50 TL’de romancı Fatma Aliye Hanım , 100 TL’de Buhurizade Mustafa Itri Efendi , ve 200 TL’de ise Yunus Emre bulunmaktadır. Maalesef bu isimler tanınmamaktadır. Yunus Emre tanınır ise de onunda konulan temsili resmi halk tarafından pek bilinmemektedir.Bilim adamlarımız maalesef çok meşhur değildir , Fatma Aliye Hanım çok okunan bir romancı değildir hatta okunuyor mu ? o bile meçhul.Itri Efendi önemli bir bestekardır ama o resmi gören kimse bu Itri’dir demez.

 

5 TL için paranın arka yüzüne bir siyasetçi konulacaksa bu merhum başvekillerden Adnan Menderes olmalıdır. Menderes’in parada olması Menderes’e bir vefadır da ayrıca.TBMM’nin vb figürleri de yer alabilir , başkentimiz Ankara konsepti ile  uygulanabilir.

 

10 TL için parada tarihi bir kişilik olacaksa bu konuda elimizde resmi de olan İstanbul fatihi , çağ açıp çağ kapatan ünlü sultanımız Fatih Sultan Mehmet olmalıdır.Bu şekilde bir para küçüklüğümde vardı. Fatih Sultan Mehmet’in resmini gören herkes tanır.Para’da İstanbul teması da işlenebilir en nihayetinde eski başkentimiz , en büyük şehrimiz , finans , ticaret ve kültür başkentimiz.Bu parada yine yeniden ibadete açılan Ayasofya Camii , Boğaziçi , Adalet Kulesi gibi figürlerde paraya yerleştirilebilir.

 

20 TL için illa bir kadın olmasını düşünüyorsak Nene Hatun’u koyalım.Vatan için canını ortaya koyup beşikte bebeğini bırakıp cepheye giden bir kadın.Para da başörtülü bir kadın olmasından da çekinmeyelim onun başörtülü , yerel kıyafeti ve elinde bastonuyla çekilmiş fotoğrafı gayet idealdir.  Bu parada da bir kahramanlık , şehitlik konsepti işlenebilir , Çanakkale Abidesi ve benzeri figürlerde eklenebilir.

 

50 TL için Yunus Emre fotoğrafı pek tanınmadığından Yunus Emre’nin paradan çıkarılması içime sinmez ama yine eskiden böyle de bir para vardı  Hz.Mevlana tüm dünyada tanınıyor onun temsili resmini koyalım yine Selçuklu çift başlı kartalı gibi figürlerle  bir Selçuklu Konsepti yapılabilir.

 

100 TL için Aşık Veysel’i koyalım , bu halk sanatçımızın sazıyla yine etrafta koyunlar ve Anadolu ve Sivas’a has endemik bir tür olan Kangal köpeğimizin figürleri de bu parada görülebilir.

 

200 TL için ise ünlü sporcumuz Naim Süleymanoğlu olabilir spor konsepti yapılabilir yine Kırpınar’dan figürler olabilir. Naim Süleymanoğlu herkesçe bilinen birisidir. Hatta banknotlar değişmeden 200 TL’den yukarı bir yeni banknot çıkacaksa da bu banknotta Naim Süleymanoğlu yer almalıdır.

 

İlla kişi olması gerekmiyorsa Piri Reis haritası güzel bir figürdü.Ayasofya Camii , İzmir Saat Kulesi , Van Gölü haritası ,Selçuklu Kartalı , Ahlat ,  Diyarbakır Surları gibi figürlere de yer verilebilir.

 

Benimki bir zihin egzersizi ve teklif sadece paramızda değişiklikler planlıyorsak çok daha güzel tasarımlar , renkler ve boyutlarla yapalım , madeni para tasarımlarımızda daha işçilikli olsun. 22.01.2021

 

Mehmet Emin Başalp

 

 

AŞI VE SİYASET

aşı

2020 yılında dünyayı kasıp kavuran koronavirüs salgını sonucu ülkemizde de aşılama çalışmaları başladı. Fakat bu aşılama faaliyetine ilişkin yürütülen siyasetin artık iyiniyetten uzak olduğunu düşünüyorum. Konuları çok uzatmadan kısa kısa yazacağım.

 

Eğer bu virüs doğal değilse ki büyük bir ihtimal olarak doğal olmadığı izlenimi ediniyorum tamamen kişisel yoksa bilimsel veriye dayanmıyorum bunu bir çok kez ifade ettim bu virüs ile amaçlanan şey ancak siyasi değişiklikler olabilir. Nitekim dünyada meydana gelen ekonomik daralmalar ve değişimler ile toplumların yaşadıkları sıkıntılar ile mevcut hükümetlerine karşı tepkisel anlamda artışlar olması bana göre bunu göstermektedir.

 

Fakat bir kısım yazar , çizer yahut komplocu diyebileceğimiz tipler bu virüs salgını başladıktan itibaren ısrarla aşı konusunu gündemde tutmakta ve bulundukları zaviyeden sert bir muhalefet ile ince bir siyaset yürütmektedirler.Halkın koronavirüs ile korkutulduğu iddiasında bulunup kendileri de taraftarlarına ve şüphe duyan insanlara karşı aşı korkusu yaymakta ve açıkça ifade etmeseler de hükümetleriniz size yalan söylüyor demektedirler. Neden bunu açıkça demiyorlar işte o yazımızın konusu eğer siyasetinizi yapacaksanız açıkça yapın.

 

Bilimsel olarak aşılar ile ilgili bir veri varsa buna herkes saygılıdır , aşının virüs salgınını durdurmayacağı yönünde itirazlar öne sürenleri de anlayabiliyorum , kişisel olarak aşı olmak istemeyenlere de saygımız sonsuzdur.

 

Fakat bazılarının yaptığı kendi kişisel anlayış ve belki hazımsızlıklarını aşı üzerinden siyaset üretmek suretiyle yıpratma ve halkı bilemedir.

 

Kemal Özer aşı karşıtlığında bunların başında gelmektedir aşıların zararlı olduğunu iddia etmektedir.Siyasetten ziyade aşı karşıtlığı üzerinde duruyor hakkını yemeyelim. Sadece koronavirüs aşısını değil tümden aşılamayı reddetmekte ve fakat buna ilişkin herhangi bir bilimsel veri öne sürmemektedir. Aşı konusu bu konunun uzmanlarının konusu olup okunmak amacıyla insanların zor bir süreçten geçtiği zamanda sansasyonel açıklamalar yapmanın hiç kimseye faydası yoktur .Bu bakış açısı da bir korku yaymaktadır.

 

Aşı konusunda daha ipe sapa gelmez iddiaları ise Abdurrahman Dilipak öne sürmektedir. Bulunduğu medya grubun yaptığı yayın ve yazıların hükümeti ne derece zora soktuğu herkesce malum yaptığı açıklamalara tepki verildiği malum. Aşı konusunda acaba bu kadar muhalefet yürütmesinin kişisel hesaplaşması ile bir ilgisi mi var mı ? insan düşünmeden edemiyor hiçbir veriye dayanmadan söz konusu aşının aşı olmadığı , içeriğinde ne olduğunun açıklanması gerektiği gibi iddialarda bulunuyor.Bir ülkenin Sağlık Bakanlığı acaba o ülkenin vatandaşlarının ne kadar kötülüğünü isteyebilir ,iddiaları görünce esas demek istediğinin bakanlık hiçbir inceleme yapmıyor , bir şey bilmiyor , aşı diye millete zararlı bir sıvıyı enjekte ediyor demek istiyor.Sayın Dilipak bunu hükümete karşı açık açık diyin , isterseniz suç duyusunda bulunun , isterseniz siyaset yapın neden muğlak iddialarla yıpratma siyaseti izliyorsunuz. Hülasa ben şimdiye kadar Dilipak’ın fikirlerinin doğru çıktığını ve insanları doğru yönlendirdiğini , senelerdir kendisini takip ederim görmedim onun için vatandaşlarımız kaale almamalı diye düşünüyorum.

 

Bu kitleye son zamanlarda İstanbul Sözleşmesi itirazları ile tanıdığımız Sema Maraşlı’da eklendi.Sema Hanım’ın haklı itirazları son zamanlarda fevri çıkışlarıyla zedeleniyor onunda acaba kişisel tepkilerini aşı üzerinden gösterdiği şeklinde bir intiba oluşabilir.Sağlık çalışanlarımız var güçleriyle çalışırken , Sağlık Bakanı’nı da etiketleyerek bir tweet üzerinde hastaneler boşmuş kim doğru söylüyor diye soru sorması açıkça yaralayıcıdır. Bu kadar sağlık çalışanını bir kere takdir etmeden tenkit etmeye niye bu merak.Bu bir haklı eleştiri mi , hekimleri üzen , yoran ve hasta yakınlarını dahi sinirlendirecek bir açıklama mı ?

 

Bingür Sönmez adlı profesörde aşı savunma adına aslında aynı siyasete hizmet etmektedir. Yaptığı sert çıkışlarla hükümeti yıpratmak istemektedir. Nitekim yine Sema Hanım Bingürsönmeztutuklansın adlı bir etikete insanları aşıya zorlamak diktatörlüktür diye yazıyor şimdi ülkede bir aşı zorunluluğu mu var  ? yok. Kim aşıya zorluyor ? yok.  Kim diktatör ? muğlak okuyunca belki akla hemen bir siyasi mi gelsin istiyor acaba diye düşünüyor insan , Cumhurbaşkanımıza karşı muhalefet senelerdir diktatör demekteyken aşı konusunda diktatörlük geçen bir ifadeyi kullanmak benim açımdan şuursuzluk. Bingür Sönzmeze tepki göstercekse eğer bu ifade neden bu twette geçiyor. Hükümeti beğenmiyor , sağlık bakanını suçluyorsa açıkça ifade eder ve istiyorsa siyasetini aleni şekilde yapar. Neden yıpratma siyaseti izlediğini ise artık kamuoyuna bence izah etmeli.

 

Kovit diye bir hastalığın olmadığı , abartıldığı gibi iddialarda genelde komplolara meraklı insanların sosyal medyada büyüttükleri bir algı ülkemizin kıymetli hekimleri aşı olduk diyor sosyal medyada altında türlü hakaret .Bu konuda Prof.Dr.Nevzat Tarhan’a karşı yapılan bu yorumlar beni de şaşırttı.Bu artık algıdan ziyade halkı bir takım şeylere karşı inandırma amacı günden iyiniyetten yoksun ve genelde aynı yerden beslenen bilgi kirliliğinden başka bir şey değil. Alev Alatlı’ya karşı hakaretler de aynı minvalde. Aşı olmak istemiyor olabilirsiniz ama aşı karşıtlığı misyonerliği ve halkı hükümete karşı kışkırtmak ise bir siyasettir buna karşı tepki verilmesi de son derece normaldir.

 

Ülkemizde sol kesimde hükümete itibari azaltmak için güvensiz bir aşının alındığı şeklinde algı oluşturmaktadır. Bir çok hekim ifade etmektedir ki bu şirketten ülkemiz başkaca aşılar almakta ve kullanmaktadır. Bu konuda da bazı gazeteciler Fatih Altaylı gibi başı çekmektedir. Bir aşı güvenli mi , yoksa güvensiz mi ? vatandaşlar olarak hükümete güvenemeyeceksek kime güveneceğiz.Diyelim bu aşılar güvensiz , bakanlık fahiş bir hata yaptı veya kasten yaptı bunu yapabilecek insanların ülkeye her türlü zararı verebileceğine de inanmak gerekir. Acaba halkta böyle bir şüphe mi uyansın istiyorlar.

 

İnsanların farklı siyasi görüşleri ve farklı siyasi tercihleri olabilir fakat siyaset açıkça yapılmalıdır. Yıpratma siyaseti demek istediğini açıkça demeyip demiş gibi anlamlara getirmek suretiyle yapılmamalıdır. Bu gerçekten zarar vericidir.

 

İnsanlar neredeyse bir yıldır akrabalarını , komşularını görmüyor , esnaf zor şartlarda çalışıyor. Hekimlerimiz yoruldu. Çocuklarımız eğitimlerini yeterince alamıyor ve fırsat eşitliği zedeleniyor. Yaşanan bunca zorluğa rağmen , ülkemizde ücretsiz aşılama çalışmaları yapılmasına aşı dahi olmayacak bile olsa hiç olmazsa bir kere takdir edilmeden bu kadar vurmak , bu kadar eleştirmek insafa sığar mı ? Sığmaz benim vicdanım elvermiyor.Allah sayın cumhurbaşkanımızdan , sağlık bakanımızdan , yetkililerden , var gücüyle çalışan hekimlerden , tedbirlere uyup sabreden halkımızdan bir değil bin kez razı olsun. Allah bizi bu gaileden bir an evvel kurtarsın.Amin.18.01.2021

 

Mehmet Emin Başalp

BEYŞEHİR’İ YENİDEN TANIMAK

Ekran Alıntısı

Bildiğimiz kadarıyla 6-7 göbek Davganalıyız daha eski de olabilir fakat bu kadar nesil bile buralı olmak için hayli hayli yeter diye düşünüyorum. Davgana şimdi ki adıyla Doğanbey , Konya’nın Beyşehir İlçesine bağlı tarihi bir nahiye merkezi idi.1910 Tarihli belediyesi ise Büyükşehir Yasası ile kapandı ve artık Beyşehir’e bağlı bir mahalle.

 

Tabii babam ve annem Konya doğumlu , bizde Konya’da doğup büyüdük , ailemiz üst nesillerde dahil çiftçi değildir , gençlik dönemlerinde genellikle İzmir’de çalışıp daha sonra ki  yıllarda köye döndükleri bir gelenekten geliyoruz.Bende Konya’da doğdum ve büyüdüm tabii ki Konya’da doğmakla yerli Konyalı diye tabir edilen yerli Konyalılara has bir kültürden olamadık ki buda son derece doğaldır çünkü bu kültürde uzun yıllardır Konyalılara tevarüs eden bir kültürdür.Konya’da bir mahalle  kültürümüzde olmadı çünkü biz hemşehri mahallerinde de yaşamadık şehrin kozmopolit denilebilecek muhitlerinde bulunduğumuz için şehrin herhangi bir mahallesine aidiyetimizde yoktur. Konya şehir kültürüne aşina ve Konya kültürünü seven biri de olarak ailemizin gerek iş gerek ticari gerek komşuluk suretiyle Konya’nın hareketli bir cemiyetinin içinde olması ve bu kişilerle tanışıklıklarımız doğrultusunda artık Konyalılık ünvanını benimsiyor ve kullanıyoruz. Konya’nın taşra ilçelerindenseniz  birde dağlı ovalı ayrımı gereği bazen dağlısın sen hitabını da duymuşuzdur.

 

Biz kasabamıza köy deriz ve köyümüz Konya tarafında kaldığı ve genellikle Konya ve Beyşehir’den çok İzmir’e göç verdiğinden Beyşehir bizim için nüfus hanemizde yazan , askerlik şubesi olarak karşımıza çıkan ve köydeyken gidilen ünlü Salı pazarı olarak anlam ifade ediyordu.

 

Köyde yazın dedemlerle kalırken gittiğimiz pazarlardan sonra Eşrefoğlu Camii’ne gidiyorduk ve muazzam mabedin benzersiz ve çok kıymetli bir eser olduğunu daha sonraki yıllarda keşfedebildim. Yine köyümüzün bağı ve dağı hariç Beyşehir’de bir yere gitmezdik.Küçükken Erenler Dağı’na ( Elenkilit ) çıkmıştım.Birde köyümüzde büyükçe bir ladin ağacı vardır ( İledin ) oda etrafça bilinir bir mesire alanıdır.Arka tarafları dağlık ve normal çam ormanıdır.

 

Dedem gezmeyi sevdiğinden yine bizimde merakımızla Fasıllar Anıtı , Eflatun Pınarı ve Anıtı , Pınargözü mağarası ve suyunu gezmiştik.Bazı köylerine yol üstü uğramak veya çeşitli sebeplerle uğramış Beyşehir Gölü’nün etrafını araçla dolaşmıştık.

 

Fakat tabii sosyal medyanın hep zararlarından bahsedecek değiliz Facebook’da bazen önüme Mustafa  Büyükkafalı Bey’in fotoğrafları düşüyordu , hesaba baktığımda Beyşehir’e ait çok güzel fotoğraflar ve etkinlikler görüyordum 1 yıl kadar takip ettim ve onların sezona başladığı bir dönemde iletişime geçip Beyşehir Trekking ekibi ile 2020 yılında bazı faaliyetlere katıldım.Mustafa Büyükkafalı Bey , Beyşehir Belediyesi’nde çalışıyor ve Beyşehir Kültür ve Turizm Derneği başkanı. Bu yıl pandemi şartları nedeniyle çok da istenilen sayıda program yapamadılar ama şahsen katıldığım  programlarda ben  Beyşehir’i yeniden tanıdım ve artık daha kuvvetli şekilde Beyşehirliyim diyorum. Meğer Beyşehir keşfedilmesi gereken çok güzel bir coğrafya imiş ve bu kadar geç kaldığıma hayıflandım.

 

Yapılan yürüyüş ve tırmanışlar ile Anamas Dağı’nı uzaktan görürdük ama yakından da keşfettik , üzerindeki gölleri gördük , Beyşehir Gölü’nü zirvelerden izledik.Melikler Yaylası’nı duyduk , İslibucak Ormanı’nı gördük , muazzam çam ormanları içerisinde dolaştık yeşil deniz ifadesinin ne kadar isabetli olduğunu anladım , nefis kekiklerden ve adaçaylarından topladık.Her katıldığımda meğer Beyşehir ne güzelmiş , ne güzel yerleri ne güzel bir doğası varmış demekten kendimi alamadım. Bir çok güzel insanla tanışma fırsatımız da oldu.Tüm programlarına katılamadığım için pey der pey yine katılmaya devam edeceğim fırsat buldukça.

 

Buralardan bazı fotoğrafları da sosyal medya hesabımdan da paylaştım.Bu programlara da genelde yalnız katıldım çünkü bir grup halinde tanışık arkadaşlarla gidip muhabbet etmek için değil esasında birazda zihnen daha dingin olmak için katılıyordum.

 

Bu faaliyetler uzun zamandan beri de devam ediyormuş gerçekten takdir edilesi bir faaliyet insanı hem fiziken hem zihin olarak rahatlatan ayrıca bir spor olan , yine doğa sevgisi bilinci katan , Beyşehir’i tanıtan güzel faaliyetler. Fotoğraf çekme fırsatları , doğayı izleme fırsatları sunuyor. İstanbul’da yaşayıp İstanbul Boğazı’nı görmeyen insanlar varmış diye konuşurken Beyşehirli olup Anamas Dağı’nı görmeyen insanlardık bunu bu gezilere katıldığımda fark ettim. Beyşehir doğa turizmi olarak da gelişmeye müsait hele plajı giderek Konya’da meşhur olmaya başladı , tabii inşallah herhangi bir betonlaşma ve kirlilik olmadan korunur.Beyşehir sadece Beyşehir merkezde köprü , Eşrefoğlu Camii ve gölü görmek değil veya sadece balık yemek değil. Bu geziler bunu anlamaya da fırsat veriyor.Beyşehir Gölü’nün adalarını merak ediyorum , köylerini daha detaylı merak ediyorum inşallah imkan buldukça gezme ve görme niyetim var.

 

Beyşehir’i , Beyşehir yapanda göldür.Beyşehir Gölü’nün titizlikle korunması gerekiyor , zirai sulama nedeniyle Beyşehir Gölü’nün suları tehlikeli sınırlara çekilmemeli , kirliliğe fırsat verilmemeli. Maalesef bugünlerde yaşanan kuraklık insanı endişeye de sevk ediyor. Aksi halde Beyşehir Gölü olmadan Beyşehir bir anlam ifade etmez.Beyşehir yeşil bir ilçemiz , çam çok kolay yetişir boş olan tüm yamaçları dahi yeşillendirilmelidir , orman varlığı hep artmalıdır , su varlığı korunmalıdır.Köylerinin geleneksel mimari yapısı korunmalıdır.

 

Ben Beyşehir’i hayli geç keşfettim veya tanıdım diyebilirim yazıyı okuyanları da memleketim Beyşehir’i keşfetmeye davet ediyorum ama Beyşehir’i sakince , kirletmeden  ve  huzur veren faaliyetlerle keşfetsinler. 13.01.2020

 

 

Mehmet Emin Başalp

 

MEZAR BAŞINDA İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

evrensel gazetesi

 

MEZAR BAŞINDA İSTANBUL SÖZLEŞMESİ
1996 Yılının Ocak ayında Metin Göktepe’nin ölümü üzerine mezarı başında herhalde geleneksel şekilde devam eden bir anma yapılmış bu anmaya ilişkin önüme haber düşünce kendisinin de çalıştığı gazete olan Evrensel’de haberi okudum ama haber içeriğinde gördüklerim beni şaşırttı.
Şimdi o kısma geçmeden ifade edeyim Metin Göktepe’nin siyasi ideolojisi benim açımdan kabul edilebilir bir ideoloji değildir , ölümü hadisesi de o yılların sansasyonel bir olayı olarak haberlerde çocukluğumda çokça izlediğimi hatırlıyorum. Olay sonradan yargıya taşınmış hakkında kararlar verilmiştir onun için herhangi bir yorum yapmak istemiyorum. Gazeteci kimliği açısından objektif bir gazetecilik yaptıklarını da düşünmediğim için ben bir gazeteci olarak kendisini değerlendirmiyorum fakat gazeteci Metin Göktepe olarak kamuoyu tarafından bilinmektedir.
Evrensel Gazetesinde yer alan haberde anmaya çeşitli siyasi partilerden , sendikalardan vesaire katılanlar sıralanıyor , Türkiye’de basın özgürlüğünün geriye gittiği gibi daha çok ideolojik saiklerle zaten yıllardır bilinen ve tekrarlanan görüşler ifade edildikten sonra Metin Göktepe’nin ablası tarafından annesinin mesajı okunuyor ve kendisinin ifadeleri oluyor. Beni ne polise karşı , ne devlete karşı ne basın özgürlüğü konusunda itirazlar vesaire şaşırtmadı zaten bilinen ve beklenen açıklamalar.
Fakat Evrensel Gazetesi haberinde “Metin Göktepe’nin kardeşi Meryem Göktepe, pandemi nedeniyle anmaya katılamayan Fadime Göktepe’nin mesajını okudu. Fadime ananın mesajında şu ifadeler yer aldı: “Metin’i unutmuyorsunuz, hepiniz sağolun. Ben nerede bir gazeteci görsem Metin’i görüyorum sanki. Hepiniz de benim için metinsiniz. Metin hep insanların iyiliğini isterdi. Arkadaşlarını çok severdi. Hep evden eşya götürürdü. 25 yıl oldu, hiç unutmadım ben Metin ‘in acısını. Burnum sızılıyor Metinimi düşünce.   Oradaki herkese çok selam söylüyorum. Hepiniz benim için metinsiniz.” Türkiye’de yaşananları gelişmeleri Metin’e anlatmak istediğini söyleyen Meryem Göktepe ise,  “Her gün 4 kadın öldürülüyor. Memleket kadın mezarlığına dönmüş durumda. İstanbul Sözleşmesi uygulansın. Öldürülen kız kardeşlerimiz adına da buradayız. Metin Göktepe gazeteciliği devam ediyor. Hepiniz Metinsiniz” dedi.
Şimdi marjinal sol düşünceye sahip olduğunu düşündüğümüz kişiler mezar başında bir anma da kadınların öldürüldüğünden bahsedip ,İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasından bahsetmektedir. İstanbul Sözleşmesi bu ideoloji mensupları tarafından ilk defa sahiplenmiş veya savunulmuş bir sözleşme değil fakat gazeteci kimliği ile vefat eden birinin mezarı başında oldukça duygusal bir ortamda yapılan anma da Türkiye’nin durumu olarak ifade edilebilecek tek husus kadın cinayetleri ve İstanbul Sözleşmesi olabilir mi ? Olmuş.
Hakikaten şaşırtıcıdır , bu sözleşmenin bu kadar çok savunulması ve adeta en dramatik sahnelerden en resmi toplantılara kadar her yerde kendine bir şekilde yer edinmesini anlayabilmek zor demiyorum anlayabilmek kolay , bu sözleşme küresel bir gücün dayatması hem de her görüşten insana ve gruba dayatması.İnsanlar bilerek mi savunuyorlar yoksa bilmeyerek mi işte o konuda çok emin olamıyorum niyetleri bilemeyiz en nihayetinde.
Son olarak tabii gazetenin bugünkü manşeti “ ABD’de faşist gözdağı “ yani Abd ‘de herhalde tek faşist Trump ‘mı oluyor ? gazetenin genel ideolojik yapısını bilmesek neyse diyeceğiz ama emperyalizm klişesini tekrar eden bir gazetenin ABD’de ki protestoyu böyle görmesi de hayli ilginç. 08.01.2020
Mehmet Emin Başalp

EBUBEKİR SİFİL HOCAYA BU SEFER NEDEN DESTEK YOK ?

SİFİL

 

EBUBEKİR SİFİL HOCAYA BU SEFER NEDEN DESTEK YOK ?

Ayasofya Camii’nin yeniden ibadete açılmasını 2020 yılının felaketleri listesinde gösteren Sözcü Gazetesi manşetten “ Tekke Düştü Kel Göründü “ diye bir haber yapıp restore edilen Vezir Tekkesi’nin Ebubekir Sifil Hoca’nın kurucusu olduğu söylenen İslami İlimler Eğitim , Araştırma ve Hizmet Vakfı’na verildiğini yazıyordu.

Haber malum içerikten yoksun burasının mülkiyet ve tahsis durumu belirtilmiyor fakat bu habere rağmen sosyal medya da Ebubekir Sifil hocaya yahut mezkur vakfa ciddi bir destek açıklaması da görmedim. İslami duyarlılığı yüksek olduğunu iddia edip her şeye tepki gösteren bir kısım insanlar genelde iç eleştiri diyebileceğimiz bir durum olduğunda vaveyla koparıp ehl-i sünnete saldırıyorlar yalnızız , İslam’a saldırıyorlar yalnızız , alimlere saldırıyorlar yalnızız , bize değil bize saldıranlara tepki gösterin diye ağır sitemler etmekle beraber neden bu konuda sessiz kalmışlar merak ettim.

Bu konuda işte Ebubekir Sifil Hoca’nın yanındayım , Sözcü gazetesinin karşısındayım , restore edilen bir tekke zaten hangi amaçla kullanılabilir ancak ilmi çalışmalar yapan bir vakfa yahut kuruma tahsis edilebilir abuk subuk bir müze haline getirilmesi yahut atıl durması esas eleştirilecek bir durumdur.

Bu konuda eleştirinin düşük olması aklıma bir şüphe daha getiriyor , bir kısım kişilere söz ve fiilerinden dolayı üslup eleştirisi , yöntem eleştirisi veya yersizlik eleştirisi yapılmasını iyiniyetten uzak görüp sert tepki vermek acaba bu kadar kolayken ,  muhalif kişilere verilen tepkileri neden cılız , muhalefette olmaları , onların bunları yapmalarını doğal mı gösteriyor. Esas tepki vereceğimiz yerlerde neden tepkinin dozunu düşürüyoruz , umarım burada da  ince bir siyaset yoktur. Baştan beri dikkat çektiğim husus buydu çünkü yine bu arada bu habere tepkiden ziyade Nihat Hatipoğlu hocaya karşı sert eleştiriler var , neden ? Ebubekir Sifil Hoca’nın üslubu doğru değildi demiş o zaman yüklenelim Nihat Hoca’ya. Nihat Hoca’nın hakkı ne oluyor ?

Ülkedeki her muhafazakar hükümetten hoşlanacak , destekleyecek diye bir şey yok fakat bunları daha açık şekilde yapabilir daha siyasi bir dil kullanabilirsiniz aksi halde insanları adeta bilemek için bazı netameli konuları defaetle tekrar edip bazı olaylar görmezden gelinirse bu konuda yapılan eleştirileri de haksızlıkla itham edemezsiniz.İktidar ve tabanına karşı bir olaydan hemen organize olunuyor da Sözcü Gazetesi’nin haberine karşı neden organize olunmuyor , sorabilirim , Ebubekir Sifil Hoca’nın sosyal medya hesabında bu habere karşı neden tepki yok , sorabilirim.

Ülkemizde neredeyse batıdan daha beter bir İslamifobi var , her gün inanç ve değerlerimiz türlü hakarete uğruyor  bunların bir daha olmaması için yöntemli , dengeli çalışmaları desteklemek için uğraşılıyor fakat muhafazakar kesimde tepkinin dozajı konusunda bir belirsizlik var , neyin ne şekilde eleştirileceği genelde kişisel alana indirgeniyor , muhafazakar camianın kendi iç eleştirilerinde sert olmasını da ben abes görenlerden değilim.Böyle bir eleştiri varsa çık savun. Kasım Süleymani gibi bir caniyi ananlara karşı herhalde sert eleştiri yapmak icap eder gibi anan kişilerde bu zatı çok seviyorlarsa çıkıp izah ederler millette ona göre değerlendirmesini yapar ama bu konuda da yine cılız anma ve tepkisizlikle vakit geçirenler başlarına bir olay geldiğinde soluğu yine ülkenin samimi insanlarının yanında alıyorlar e kusura bakmayın bu halkımıza reva mı ? Sert eleştirince de bu ne sertlik , sertlik tabii. Şimdi bu örnek ne alaka diyenler olabilir Ebubekir Sifil Hoca malum Milli Gazete’de yazardı ve gazeten niye ayrıldığını , gazetenin Suriye politikasını eleştirdiğini herkes biliyor o gün hocanın bu ayrılışını destekledim şimdi hoca eğer bu tarz tepkileri verebiliyorsa bugünde versin.Ne Sözcü’ye tepki ne başka bir yere tepki ama esas imaları  gayet iyi anlaşılıyor.

Tepkilerde dürüst ve tutarlı olmak gerekir , Müslümanlar ülkemizdeki alimlerin kılına zarar gelsin istemez ama bu şekilde esas muhataplarına tepki gösterilmesi gerekirken görmezden gelip her  konuda kendilerine destek  olabilecek kişilere sert tepkiler vermek insafa sığmaz. Gerçekten insafa sığmaz. Hoca , alimdir , kendisini de severim , saygı duyarım ama bu konuları da demem gerekiyor. 04.01.2021

DİZİLER , FİLMLER VE AİLE

televizyon

DİZİLER , FİLMLER VE AİLE

Türkiye’nin ilk yerli dizisi sanıyorum Kaynanalar dizisi. Malum aslında ilk dizinin konusu bile gelin kaynana çekişmesi veya daha  ziyade iki dünür çekişmesi üzerine kurgulanmış fakat dizi pek bu yönde ilerlemeyip taşralı ve zengin olan Nuri Kantar’ın ( Nöri Gantar ) maceralarına dönüşmüştür. Aslında dizi Türkiye’de yaşanan bir kültür değişimini anlatıyordu ama bu kültür değişiminin içerisinde bugün tartıştığımız sorunlar yoktu , ailede kadının mı yoksa erkeğin mi sözü geçer şeklinde esprili tartışmalar yer almaktadır. Bu dizide bence ilgi çekici tek şey bugün baktığımda taşralı Kantar ailesinin tek çocuğunun olmasıdır.

Tabii dizi diyince uzun yıllar yayınlanmış bir dizi olan Bizimkiler akla gelir. Bizimkiler dizisi çeşitli statü ve görüşten insanların bir araya geldiği bir apartmandır aslında dizi bazı iyi gözlemlere dayanmaktadır fakat Türkiye sosyolojisini yansıttığını söyleyemeyiz daha modern görüşlü insanların olduğu bir apartmandır.Bir diğer husus bugün dizideki statüde insanların aynı apartmanda artık oturması ekonomik ve şehircilik değişimleri ile artık mümkün değil. Şimdi bu dizi de aile dizileri arasında sayılır fakat bugün tartıştığımız bir çok sorunun yine bu dizide olmadığını görüyoruz.Yayınlandığı dönemlerde muhafazakar kesimden çok fazla içki tüketildiği eleştirisi almıştır fakat mesela ben bazı eski bölümlerini izlerken fark ettim Sabri Bey eşi Ayla Hanım’ı bugün için açık bile diyemeyeceğiz bir kıyafeti giydiği için böyle sokağa çıkamayacağını söylemektedir. Kadınların kılık kıyafeti ile ilgili bakış açısı değişimi şaşırtıcıdır.

Yine bu dizide katil diye bir karakter vardır ama apartman tartışmasından öte bir vukuatı yoktur , dizi de suç , adam kaçırma , tehdit , aldatma , ahlaksızlık gibi olaylar yoktur tabii ilginç tek şey Halis adlı saf ve anlayış problemi olan gencin bugün taciz gerekçesiyle dizilerde belki yayınlanamayacak bazı hareketlerinin komedi unsuru olmasıdır. Bu da şunu göstermektedir bugün sert tepki verilen taciz  dönem filmlerinde de sıkça rastlanır sokakta laf atma vb gibi unsurlar dizi ve filmlerde artık bulunmamaktadır.Bu aslında iyi bir gelişimdir fakat bunu aratacak yeni konular icat edilmektedir.

Bizimkiler dizisinde genel anlamda boşanmış karakterler yoktur hatta Sabri bey geç yaşta evlenmiş , Halil Bey eşi ölünce yeniden evlenmiş hatta Tahta Kafa olarak bilinen karakter de ikinci eştir. Yani zengin veya fakir olsun ikinci evlilik müessesi bile dizide bulunmaktadır. Hatırladığım kadarıyla tek boşanma konusu gündeme gelen karakter Şükrü Bey’in kızı Bilge’dir. Aslında dizide gelenekselliğin dışındaki tek karakter olduğu da söylenebilir fakat o bile daha sonra Aydın adlı radyocu ile evlenmiş ve çocukları olmuştur.

Ben eski iyi bir televizyon izleyicisiyimdir şimdi bir çok eski diziyi detaylandırmaya kalksam yazı çok uzar lakin ne Mahallenin Muhtarları  ne Perihan Abla gibi dizilerde böyle toplumsal veya kronik yahut toplumun yadırgayabileceği  aile sorunları yoktur.

Bu konuda ilginç bir dizi boşanmış ve çocukların babanın yanında kaldığı Süper Baba dizisi olduğu söylenebilir fakat o diziyi izleyen biri bile boşanmış ve parçalanmış bir ailenin yaşadığı kötü olaylar gibi bir şekilde anmaz hatta toplumca oldukça beğenilen bir dizidir.

Tabii giderek bu mahalle , aile  dizileri değişmeye başlanmış yine çok izlenen yapımlardan Asmalı Konak dizisiyle bir takım aile içi ihtiraslar ve entrika konusu işlenmiştir. Uyarlama bir dizi olan Yaprak Dökümü ile yine bu sefer sorunlar yaşayan bir aile ve aldatma konusu işlenmiştir.

Mafya dizileri , ağalık dizileri furyası başlamış bu dizilerde çokça şiddet sahneleri olmuştur.Devamında Kuzey – Güney , Ezel , Ufak Tefek Cinayetler gibi karmaşık örgüsü olan heyecanlandıran fakat artık bir aile sıcaklığı hissettirmeyen diziler revaçta olmuştur. Artık dizilerimizde bolca entrika , aldatma , çocukların karışması , ağır ailevi problemler , suç gibi konular daha fazla işlenmektedir.

Bir kısım ise aileyi bu tarz konuların işlenmesinin bozduğu yanında genel ahlak açısından  eşcinselliğin dizilerde arttığı iddiasıdır bu konuda esasında çok fazla bir veri yok televizyon kanallarında eşcinsel bir sahne gösterilmemiştir. Genelde eşcinsel hikayesi anlatan bir dizi de çekilmemiştir. Genelde bazı moda , dergi , kuaför vb gibi işyerlerinde çalışan efemine , kadınsı tavırlı karakterler vardır. Gerçek eşcinsel karakterler çok kısa ömürlü bazı dizilerde denenmiş veya ima edilmiş fakat pek ses getirmemiştir. Bu konuda Kılıç Günü adlı Osman Sınav’ın çektiği  dizi de bir sahne görülmüştür.

Dizi konusunu şimdilik burada bırakıyorum ve  filmlere geçiyorum işin ilginç yanı bu dizilerin çekildiği 90’li yıllarda diziler hayli normalken bugün çekilse ses getirecek ve tepki çekecek filmler vardır. Bu filmleri esasında izlememiştim bu konularda yapılan değerlendirmeler üzerine yakın zamanda izleme gereği duydum.

Bu filmlerden ilki 1993 yapımı ünlü yönetmen Atıf Yılmaz’ın çektiği , Gece , Melekler ve Bizim Çocuklar filmidir.Film de o dönemlerde hayli popüler olan fakat bir motor kazasıyla vefat eden Uzay Heparı’da yer alıyor.Film İstanbul’un arka sokakları diyebileceğimiz yerlerde , fuhuş yaparak para kazanan kadınları , eşçinselleri , travestileri , uyuşturucu satıcılarını ,alkolizm ,  pavyon kültürü ve bu yaşamda uygulanan şiddetin ve sefaletin anlatımı vardır.

Bir diğer film 1996 yapımı Metin Kaçan’ın romanından uyarlanan Mustafa Altıoklar’ın çektiği Ağır Roman filmi , bu film de çeşitli marjinal ve suçlu kimselerin yaşadığı bir mahallede haraç , şiddet , tecavüz , öldürme , eşcinsellik , uyuşturucu , fuhuş gibi konularla birlikte iyilik ve dürüstlük gibi bir konuyu işleyen film. Bu filmde yer alan sahneler bugün çekilse muhtemelen toplumsal tepkiler nedeniyle vizyona giremeyebilir kanaatindeyim.

Bir diğer film biraz daha eski olan 1987 yapımı yine ünlü yönetmen Şerif Gören’in çektiği Tarık Akan’ın başrolde olduğu Beyoğlu’nun Arka Yakası adlı film. Film aslında sanat filmi tarzında çekilmiş ve gerçekçi olmasına çalışılmış , fuhuş ve fuhuş dünyasında çalışan kadınlar konu edilmiş ,  bu gerçekçi anlatımı nedeniyle esasında bu filmde diğerlerinin aksine bu durumun bir acıma hissi bırakması değil bu durumun kötü bir ortam olduğu film sonunda anlatılarak işleniyor.

Bu filmleri çekilen sahnelerin dönem şartları açısından cüretkar olması açısından esas aldım bu konuda çekilmiş başkaca filmlerde vardır , bazen şöyle yorumlar görüyorum 90’lı yıllarda hiç böyle eleştiriler yoktu , ülke muhafazakarlaştı , bir diğer yorum film ve dizilerde yer alan sahneler nedeniyle ahlak bozuldu vesaire. Bu çıkarımların hatalı olduğunu düşünüyorum.

90’lı yıllardaki filmlerin konusu cüretkar olabilir fakat özenti oluşturabilecek nitelikte değildir genelde karakterler marjinal , suça bulaşmış, sefalet içinde , şiddet görüyor , aslında toplumda tutunamamış ve dışlanmış kötü bir ortama sığınmış ve hayatta kalmaya çalışan uç örneklerin dramları.Kimse böyle bir hayata özenmez , bu konularda yine film çekilse ve eşcinselliği özendiriyor veya ahlakı dejenere ediyor dense yine bu eleştiriler isabetli olmaz diye düşünüyorum.

Günümüzde ,  90’lı yıllara göre ne değişti o zaman . Eşcinsellik veya gayriahlaki sahneler bu kadar cüretkar çekilmemiş bilse olsa yakın zamanlarda yukarıdaki filmlerde yer alan sahnelere değil benzeyen yaklaşan filmler dahi yoktur. İşin ilginci film senaryoları genelde komediye kayıp bu tarz konulardan uzaklaşmış dizi konuları ise komediden uzaklaşıp daha çok şiddet ve entrikaya kaymıştır.

Neden dizi ve filmlerin ahlaki dejenerasyon oluşturduğu eleştirisi artmıştır ? Bu eleştirinin artma sebebi ahlaksızlık olarak tanımlanabilecek bu olguların normal insanlar arasından hikayelere aktarılmasıdır. Bunlar marjinallik olmaktan çıkıp saygı duyulması gereken davranışlara dönüşmesidir. Eşini aldatan bir kadının düşük bir ahlaki seviyeye sahip olduğu , eşini aldatan kocanın ahlaksız , zalim bir adam olduğu , farklı cinsel yönelimlerin marjinallik olduğu belliyken bugün kariyerli , iyi , dürüst erkek veya kadın eşini aldatabilir , sebebi olabilir , tepkiler yumuşak olmalıdır , eşcinsel karakterler marjinal değil hayatın içinde hekim , avukat , iş adamı , öğrenci vb olabilir ve dışlanmamalıdır.Fakat bu sadece televizyon veya sinema da oluşan bir durum değildir bu aslında bir çok yönden  toplum hayatında gerçekleşmiş ve yapımları böyle değerlendirmemize yol açan gelişmelerdir. Hatta toplumsal hıza rağmen televizyon ve filmler baya masum kalmakta hatta geride kalmaktadırlar.gerçi bunu ülkede muhafazakar bir iktidar olduğuna bağlayanlar da bulunmakla birlikte esasında küresel bir tepkinin de olduğunu düşünüyorum bu konular Amerikan siyasetinde de konuşuluyor.

Ben dijital platformlara üye değilim ve orada yer alan yeni dizileri izlemiyorum , yabancı dizi de izlemiyorum hatta 5 yıldır evimde televizyonda yok , sinemaya da daha az gidiyorum onun için yeni gelişmeleri çok yerinde de değerlendiremiyor olabilirim fakat ailenin bugün bu hale gelmesinde televizyon yayınlarının , dizilerinin , filmlerin etkisinin ne olduğu , yadırganan ahlaki sorunların temelinde bu yayınların olup olmadığının daha iyi ölçülmesi lazım.

Bu etkiler tam anlamıyla ölçüldü mü bilmiyorum , sosyolojik araştırmalar yapıldı mı ? En nihayetinde boşanmalar televizyon yüzünden arttı , filmler nedeniyle ahlaksızlık normalleşti eleştirileri acaba esas sebepleri görmemizi ve konuşmamızı engelliyor mu ? Bu konularda elimizde daha çok veri olması lazım , araştırma yapmak lazım.

Bu yayınları eleştirenler televizyon , dizi ve film izlemeyi bırakıyorlar mı ? Bu yayınlardan daha fazla müstehcen sahne ve gayriahlaki yayınlar olsa yine bu dizi ve filmleri izlemeye devam edecekler mi ? yapımcılar izleyicileri dikkate alıyor mu ?

Tematik kanallar da dönüşüyor mu ? Tematik dijital platformlar kurulamaz mı ?

Aklıma gelen ve ilerisi için düşündüğüm çok sayıda konu var ve neden bu konularda daha iyi veri ve analiz bulamıyoruz. Bu konuların yayın konularını dert eden insanlarla müzakere edilmesi lazım , devamında bir yazı daha yazacağım acaba kaliteli yayıncılığın geçmişe göre faydası oldu mu , bu konuda birkaç kelam edeceğim. 28.12.2020

 

Mehmet Emin Başalp

KONYA BAROSU MENSUBU 2018,2019 ve 2020 YILLARINDA VEFAT EDEN MESLEKTAŞLARIMIZ VE PANDEMİ KONULU DEĞERLENDİRME

vürüs tablo foto

KONYA BAROSU MENSUBU  2018,2019 ve 2020 YILLARINDA VEFAT EDEN

MESLEKTAŞLARIMIZ VE PANDEMİ KONULU DEĞERLENDİRME

Vefat Eden Tüm Meslektaşlarımızı Rahmetle Anıyorum.

Niye böyle bir yazı yazdığım sorulabilir başta ona cevap vererek başlayayım.Malum olduğu üzere 2019 yılı sonlarında Çin’de çıkan koronavirüs salgını nedeniyle tüm dünyada pandemi ilan edildi ve o günden beri çeşitli kısıtlamalar yanında her gün dünya ve ulusal bazda hasta sayısı , vefat sayıları , ölüm oranları gibi bilgilendirmeler ve istatistiklerle karşı karşıyayız.Bu istatistikler yanında ölüm sayılarının arttığı yahut artmadığı gibi tartışmalarda yaşanmaktadır.

İnancımız gereği her canlının ölümü tadacağına ve ahiretin olduğuna inanıyoruz.Gerçi diğer inançlar ve hatta hiç inanmayanlar açısından da ölüm inkar edilebilecek bir vakıa değil herkesin kabul ettiği bir hakikattir. İnsanlar doğumdan itibaren her an ölüme yaklaşmaktadırlar. Allah herkese hayırlı ömür ve hayırlı ölümler nasip etsin.

Bu yazıyı neden Konya Barosu özelinden yazdığımı fakat Konya Barosu mensupları açısından bu tür bir istatistiki değerlendirme yapmanın da  çok doğru sonuçlar vermeyeceğini izah edeceğim.

Neden  Doğru Sonuç Vermez ?

Konya Barosu mensubu avukat sayısı son yıllarda artan hukuk fakültesi mevcudu ve kontenjanlar nedeniyle hızla artmaktadır. Hızla artan bir mensup sayısında , vefat eden meslektaş sayısı sayısal olarak artsa bile oransal bazda hep düşme olacaktır.

İkinci bir durum baroda sayısı hızla artan avukatlar genelde yeni mezun 20’li yaşlarda olduğundan ve genel itibariyle bu yaş gruplarında ölüm oranı düşük olduğundan ölüm oranı açısından da yine düşme olacaktır.

Fakat bu yazıyı neden yazdım ?

Sanırım Twitter’da görmüştüm , İstanbul’dan bir avukat Konya Barosu’na ait bir cenaze kısa mesajına istinaden , birbirilerini tanıyabilen ve cenazelerine iştirak eden bir baro şeklinde yorum yapmıştı.Malum Konya Baromuz da sadece avukatlar değil yakınlarının dahi vefat ilanları gelir. Bu baromuzun iletişimini ve meslektaşların bir birini zor günlerinde yalnız bırakmamasını ve dostlarına son görevlerini yapma konusunda hassasiyetini gösterir.

Son zamanlarda hem meslektaş vefat hem de yakınlarının vefat mesajları ve gündem nedeniyle  acaba avukat meslektaşlarımızdan artan bir vefat sayısı olmuş mu ? Böyle bir durum var mı ? merak etmem nedeniyle yazdım.

Bu yazıyı bir yazma nedenimde bir meslek birliğinde acaba koronovirüs kaynaklı vefat eden  meslektaşlarımız var mı ? Bu salgın hastalık Konya Barosu mensubu avukat meslektaşlarımızı nasıl etkiledi ? Bende Konya Barosu mensubu olarak bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim ve elimde veri olarak alabileceğim Konya Barosu’nun internet sitesi ve yine Baro merkezinde yer alan aramızdan ayrılan meslektaşlarımız ile ilgili panoyu  kullandım.

Vefat eden meslektaşlarımızı böyle bir yazıya konu etmek istemezdim ama ismi anılan meslektaşlarımızı tekraren anmak ve rahmet dilemek için bir vesile olduğunu da düşünüyorum , Allah cümlesine rahmet eylesin. Aziz hatıraları meslektaşlarımız tarafından hayırla yad edilmektedir ve edilecektir.

Bu yazı bilimsel ve istatistiki bir anlam taşır mı ?

Bu yazıda elde edilen veriler ,  ilan niteliğinde ki verilerden oluştuğundan detaylı bir araştırmaya dayanmamaktadır ,  bu nedenle hem veriler de hem de yazar olarak eksikliklerim olabilir.

Konya Barosu homojen ve büyük bir topluluk olmadığından ( yaş grupları , cinsiyet vb ) bilimsel bir veri elde etmek pek mümkün değildir.

İkincisi yukarıda da belirttiğim gibi oran olarak anlam ifade etmesi mantıksızdır.Bu nedenle istatiski anlamı yoktur fakat şöyle bir anlamı olacaktır kovid nedeniyle kaç meslektaşımız vefat etti ve bir önceki yıla göre sayı arttı mı ?

Ölümler ister birkaç dakikalık bir bebek ister en uzun yaşayan insan olsun bir sebebe bağlanır ve tıbbi  sebepleri vardır.Hastalık , organ yetmezliği , kazalar vesaire .Halkımızın dediği gibi “ ecel geldi cihane , baş ağrısı bahane “ bu yazı birazda bahanelere bakarak değerlendireceğiz ama yine böyle az sayıda olan bir grupta sebepler de homojenlik göstermeyebilir , Allah korusun bir yıl kazalar sebebiyle vefatlar çokken diğer yıl hiç olmayabilir gibi ?

22 Aralık 2020 tarihi itibariyle bir değerlendirme yapılacaktır , Allah ömür verirse ve  bir değişiklik yaşanırsa ki hiç istemeyiz Allah herkese hayırlı uzun ömür versin , yazıda güncelleme yapabilirim.

Şimdi değerlendirmelerimize başlayalım.

2018 Yılı

2018 yılında 7 meslektaşımızın vefat ettiğini görüyoruz.Allah hepsine rahmet eylesin , kesinlik arz etmemekle birlikte basın , baro sitesi , sosyal medya ve duyumlar neticesinde belirleyebildiğim nedenleri belirteceğim.

Av.Hamide Kaya , Av.Ahmet Faik Kara ve Av.Orhan Özer  kanser hastalığı nedeniyle vefat etmiştir.

Genç meslektaşımız ve dostumuz Av.Mehmet Ali Özbuğday’ı ise trafik kazası kaynaklı komplikasyonlardan kaybettik.

Duayen meslektaşımız Av.Özgen Küçükkoner belki yaşlılığa bağlı sebeplerle vefat etmiş olabilir. Av.Tunay Özboz ile ilgili ise basında bir süredir tedavi olduğu şeklinde  bilgi mevcut.

Diğer meslektaşımızın hangi sebeple vefat ettiğini bilemiyoruz.

2019 yılı

2019 Yılında 11 meslektaşımız vefat etmiştir.Allah hepsine rahmet eylesin.

2019 yılı genç meslektaşlarımızın vefat ettiği bir sene oldu maalesef.

Ocak ayında üniversiteden hocam Prof.Dr.İbrahim Dülger 55 yaşında  kalp krizinden

Av.Mehmet Fatih Rasgeldi 51 yaşında organ yetmezliğinden

Av.Rabia Sarısu Çiftçi ve Av.Eray Çiftçi çiftini ise hepimizi şok eden ve üzen elim bir trafik kazasında 34 yaşında

Av.Filiz Kabinkara  40 yaşında

Av.Asuman Ateş 55 yaşında ,

Vefat eden meslektaşlarımızdan yine Niyazi Uğur , Celaleddin Özdemir , Mehmet Dilber , Naci Yıldırım’ın hangi yaşta ve hangi sebeplerle vefat ettiklerini  bilemiyorum.

Sadece Av.Muammer Şahin’in ileri yaşı nedeniyle yaşlılığa bağlı sebeple vefat etmiş olabileceğini tahmin ediyorum.

2020 yılı

2020 yılı malum ülkemizde koronavirüs salgını ile geçen bir yıl oldu ve 22 Aralık itibariyle 13 meslektaşımız vefat etti. 2020 yılında 2019 yılına göre yaş grubu daha yüksek , duayen meslektaşlarımızın vefat ettiğini görüyoruz. Bildiğim kadarıyla kaza gibi bir sebeple vefat durumu yoktur.

Kovid Hastalığı nedeniyle vefat ettiği  duyulanlar.

Av.Gürsel Kırtanır 60 yaşında

Av.Mahmut Nedim Barkut 76 yaşında

Av.Ömer Çengelci 76 yaşında

Av.Şakir Özmen 81 yaşında

Av.Ahmet Boyacıoğlu  76 yaşında

Av.Nurefşan Boyacıoğlu 78 yaşında

Haricinde

Av.Abdulgani Aksoy’un ise böbrek rahatsızlığı nedeniyle vefat ettiği biliniyor.

Av.Adnan Kırelli’nin ileri yaşı sebebiyle yaşlılığa bağlı sebeplerle vefat etmiş olabileceğini tahmin ediyorum.

Vefat sebebi bilinmeyen avukat meslektaşlarımız ise Av.Ahmet Öz , Av.İsmail Altınışık , Av.Ayşe Afife Kıran , Av.Şükrü Turşucu , Av.Fatma Özay Özdem , fakat hepsinin tahmini olarak 50 veya 60 yaş üstünde olduklarını tahmin ediyorum.

Değerlendirme

Sayısal olarak her yıl açısından Konya Barosunda vefat eden meslektaşımız artmıştır.

2019 ve 2020 yılı arasında dikkat çekebilecek sayısal bir artış yoktur. Fakat genç ve kaza neticesinde vefat eden 2018 yılında Av.Mehmet Ali Özbuğday’ı ve 2019 yılında  elim bir kazada vefat eden Çiftçi ailesini sayılara dahil etmezsek  2018 yılı 6 , 2019 yılı 9 olurken 2020 yılında sayının 13 olması ciddi bir artış anlamına gelir. Yani 2018 yılına göre % 100 ve 2019 yılına göre yaklaşık % 50

2020 yılında vefat eden 13 meslektaşımızın 6 tanesinin koronavirüs veya koronavirüs kaynaklı sebeplerle vefat ettiğini  duyumlardan  düşünüyorum ki bu genel sayının neredeyse % 50 ‘si fakat burada esas vefat sebebini bilmediğim meslektaşların da kovid hastalığı nedeniyle vefat etmesi gibi bir durum varsa 2020 yılı için kovid hastalığının meslektaşlarımızı ciddi şekilde etkilediği ve vefatlarına sebep olduğu ortaya çıkar.

Sayısal anlamda 2019 ve 2020 arasında ciddi bir fark olmadığını söylebiliriz fakat 2020 yılında kovid hastalığından vefat sayısı vefat sebebi olarak fazla dersek bu sefer de sayılar benzer fakat sebepler farklı gibi bir sonuca da ulaşılabilir. Fakat ilginç bir husus 2019 yılında genç meslektaşlarımız vefat ederken 2020 yılında daha ileri yaşta meslektaşlarımız vefat ediyor. 2019 yılı vefat sayısının , vefat edenlerin genç yaşta olması nedeniyle Konya Barosu’na özgü şekilde yüksek olduğu düşünülür ve 2018 yılı sayısını esas alırsak 2020 yılında salgın hastalık nedeniyle vefatların arttığını kesinlikle söyleyebiliriz ki bana bu yorum daha doğru gibi geliyor. Koronavirüs salgını nedeniyle meslektaşlarımızdan vefat edenlerin sayısının arttığını üzülerek söyleyebiliriz.

Allah vefat eden meslektaşlarımıza rahmet eylesin , yakınlarına sabırlar versin.Hasta meslektaşlarımız varsa acilen şifalar versin.Allah tüm meslektaşlarımız ve yakınlarını korusun hayırlı , uzun ömürler versin.22.12.2020

 

Mehmet Emin Başalp

 

TEDBİR VE UYUMSUZLUK

TEDBİR VE UYUMSUZLUK

2020 yılımızın gündemi olan koronavirüs pandemisi ve tedbirler konusunda yine bir yazı yazmam gerekti. Böyle bir salgın var , tedbirli olmak durumundayız bu konuda hem fikiriz kendi şahsi gözlemim ile de kalabalık ortama girmemenin yani mesafe şartı , maske takmak ve temizliğe dikkat etmenin bulaşmayı yavaşlattığını ifade edebilirim.

Haziran ayında ülkemiz kademeli bir normalleşmeye girmiş ardından da ilk ciddi yeni kısıtlamalar kasım ayında oldu , bu süreç zarfında ülkemizde bazı illerde yeniden hastalığın alevlendiğini gördük bilhassa Konya’da Ağustos , Eylül ayları bu hastalık hayli yaygındı.

Yazımın konusu tedbir ve uyumsuzluk mesela bazı alınan tedbirler ile bulaşma mantığı arasında uyumsuzluklar var. Haziran ayında normalleşme yaşanırken yaz aylarının düğün mevsimi olduğu düşünülmeli ve düğün konusunda ciddi kısıtlamalar olmalı idi fakat kınadır , nişandır , düğündür bir ara hepsi tekmili birden tedbirsiz şekilde icra edildi ve hastalığın Konya’da bu denli yayılımı kanaatimce bu düğünlerden oldu.

Şimdi yer alan yasaklardan mesela kuaförlerin belli saatler arasında hizmet vermesinin ben bulaşmayı azaltıcı bir etkisinin olduğunu düşünmüyorum.

Kamu kurumlarında hatta banka önlerinde hes kodu kontrolü veya işlem için kuyrukta mesafe kurallarını ihlal edecek şekilde insanlar sırada beklerken , toplu ulaşım hele İstanbul gibi şehirlerde hayli kalabalıkken ,  restoranlarda yemek yemenin neden yasaklandığını anlayamıyorum. Benim ne kendimin ne çevremin restoran , cafe vb gibi sektörlerde bir meşguliyeti yok ama bu sektörlerinde yaşaması gerekmektedir. Belli sınırlamalar ile restoranlarda yemek yenebilir , yalnız olmak koşuluyla cafelerde vs çay , kahve neyse içilebilir.Bence bu yasağın iyi düşünülmesi gerektiğini düşünüyorum , revize edilebilir çünkü ekonomik etkisi ile devamında hukuki uyuşmazlık ( kira , kıdem tazminatı gibi ) ve istihdam sorunu oluşur.

Ben avukat olarak çalışıyorum pandemi başladığından beri maalesef adliyelerde ilerleyen bir süreç yok bakınca bunun pandemi ile bir ilgisinin olduğunu da görmüyoruz çünkü bir hakimin 50 tane dosya ile duruşmaya çıkmasını anlamak güç , haftaya ve gün boyuna yayıp daha rahat ve sakin duruşmalar yapılamaz mı ? Mesela aylardır izinli hakimler var yerlerine kalıcı hakimler görevlendirilemez mi ? Adalette önemli bir hizmettir ve zaten yavaş işleyen bir sahada önümüzdeki 2-3 yıl eritilmesi mümkün olmayacak iş yığılmasına sebebiyet verilmesini anlamak güç. Pandemi şartları yavaşlamaya değil aksine pratikleşemeye ve hızlanmaya sebebiyet vermelidir. Bu konuda Adalet Bakanlığı sert insiyatifler almalıdır diye düşünüyorum.

Gelelim okullara okullar kısmen açıldı derken yeniden yıl sonuna kadar kapandı ve online bir eğitime dönüştü. Online eğitime katılım herkesin malumu düşük , öğretmenlerin gün boyu online ders anlatması ne kadar verimli ? Kanaatimce ilkokul , ortaokul , lise ve üniversiteler , hızlı bir müfredat düzenlemesi ile telafisi online mümkün olmayacak dersler yönünden açılmalı ve haftada 2,3 duruma göre 4 gün ders verilmeliydi.  Hiçbir ders önemsiz değildir ama öğrenciler hiç olmazsa matematik , Türkçe , fen bilgisi vesaire dersleri okulda almalıydı. Bu sürecin uzaması ile bu jenerasyonun ciddi bir eğitim kaybı yaşayacağı açık bu nasıl telafi edilir  ,düşünmek lazım. İşin ilginç yanı kreşlerin açık olması ?? Kreşlerdeki öğreticiler ve yavrular virüsten vareste mi ?

Pandemi başında da mesela camilerin kapatılmasına karşı çıktık bu sefer bir kısıtlama olmadı lakin Diyanet işleri Başkanlığı ve müftülükler sağolsunlar biraz kolaylaştırıcı tedbir alamaz mı ? demek alamıyorlar. Cuma günü yoğunluk var hava soğuk ama maşallah 10 dakika makamlı ezan okunuyor , hutbe kısa değil bunlar zor şeyler değil neden bu kadar pratik olunamıyor bu da ayrı bir uyumsuzluk. Gelin biraz kurumsal işleyişleri pratikleştirelim.

Bu virüsün yayılımı noktasında net bilgilendirmeler yok , aşı konusunda net bilgilendirmeler bulunmuyor , vefatlara ilişkin de bilgilendirmeler hayli zayıf ne kadar yüksek ne kadar az belli değil. Yaşlılar mı , kronik hastalar mı ? ne şekilde bir dağılım var.   Yine ilaçların yan etki yaptığı halk arasında sıkça konuşuluyor bu konuda neden bilgilendirmeler zayıf. Hasta olsam bunları kime soracağım. İnsanların bağışıklık sistemini güçlü tutmak için bilinçsiz takviye ürünler kullandığı bir vakıa , kullanalım mı  ? kullanmayalım mı ?  belli değil . Bu konularda bilinç artırıcı faaliyetler çok az neden yapılmıyor.

Yine eczacılardan duyduğum ilaç satışlarının düştüğü 2020 yılı için gerçekten hastanelere başvurular ne kadar azaldı ,ilaç tüketimi ne kadar azaldı bu konuda da Sağlık Bakanlığı veri açıklayabilir. Önemsiz mi ?  hem bir ekonomik tasarruf hem de demek ki gereksiz ilaç kullanımı düşmüş.

İnsanlar salgın ve tedbir konusunu gündemden düşürmesinler fakat insanların ruh ve beden sağlıklarını korumaları için devlet tedbir ve düzenlemeler çerçevesinde ne maneviyata yönelik faaliyetlere toptan bir kısıtlama getirmeli ( Cuma namazı yasağı vb olmamalı )  tümden bir sokağa çıkma kısıtlaması olmalı ,  insanlar parklarda vb yürüyüşlerini ve egzersizlerini yapabilmeliler , ekonomik anlamda işletmeler devamlılıklarını sağlayabilmeleri için faaliyetleri kesintiye uğramamalı , kamu hızlanmalı , eğitim bir şekilde devam etmeli.

Allah bu hastalıktan bütün dünyayı bir an evvel kurtarsın , hasta olanlara şifa versin , vefat edenlere rahmet olsun zorda olanları bir an önce kolaylığa çıkarsın.Amin.27.11.2020

 

Mehmet Emin Başalp

 

 

CHP

 

Genelde deneme türünde yazılar yazıyorum fakat bu yazımda hiç bilmediğim bir kulvarda yazı yazacağım Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk ve bir dönemin tek partisi CHP.Ben CHP’ye siyaseten oldukça uzağım ve söylem ve fikirlerini de asla benimsemem fakat gözlemlediğim kadarıyla bir şeyler yazmaya çalışacağım.CHP’yi yaşım itibariyle 90’lı yıllardan itibaren gözlemlerim üzerinden değerlendiriyorum daha eski tarihleri ise bilgi edinmek yoluyla.

1950’ye kadar CHP ve politikaları artık tarihe mal olsa da partinin o zamanki müesses nizamın bir organı mahiyetinde olduğu çok açıktır. CHP o nizama etki edebilen bir kurum değil kendisine etki edilebilen bir seviyededir. CHP , çok partili hayatla birlikte muhalefete düşmüş ve 1960 askeri cunta darbesi ile Demokrat Parti kapatıldığı halde CHP ve bazı partiler kapatılmamıştır.

1960’lı yıllarda da CHP’nin başında Osmanlı son dönem paşalarından , Milli Mücadele komutanlarından , Lozan’ı imzalayan bakan ,Atatürk döneminin başbakanı  ve onun halefi olarak İsmet İnönü bulunuyordu. Fakat bunca makam ve geçmişine rağmen artık İnönü’de 60 askeri cuntasının vesayetinde alelade bir parti liderine dönüşüyordu.

Konunun devamını getirmeden şu husustaki kanaatimi belirteyim sıklıkla ifade edilir efendim darbe olmasa ve seçimler olsa zaten Demokrat Parti muhalefete düşecekti , ben bunu çok kabul edilebilir bulmam zira İsmet Paşa’nın bir daha bütün gücüyle iktidara gelmesi ne dünya konjonktürü ne de Türkiye konjonktürü ile mümkündü.Çünkü 1961’de ki seçimlerinde İnönü % 36 oy alabilmiş ve bir takım koalisyon hükümetleri kurmuştur.Esasında bu yaş ve tecrübe de bir devlet adamının bir askeri vesayet altında karmaşık bir ortamda siyasete devam etmesi de bana hayli ilginç gelir. Zaten 1965’te yapılan seçimlerde CHP ve İnönü bu iktidarı da kaybetmiştir zira artık ne bir icraat kapasitesi ne de halka sunulabilecekleri bir vaat bulunuyordu. Bu dönemden sonra parti içinde de kendisine karşı yükselen sesler olmuştur muhtemelen bu yaşlı Osmanlı bürokratı kendi elleriyle kurduğu devleti tanıyamıyordu zira onların hayali ancak kurucu kadronun şekillendirdiği ve yönettiği batılılaşması sert normlara bağlanmış bir devletti.Oysa 1960’lar Türkiyesi artık değişen dünya şartlarında artan nüfusu ve köyden gelen göçle beraber toplumsal olarak değişiyordu , iletişim imkanları artıyordu.Velhasıl CHP içinde başlayan solculuk tartışmaları , Ecevit’in muhalefeti vesaire derken en son İnönü partisinin genel başkanlığından ve CHP’den de istifa etti , yani İnönü öldüğünde bir CHP’li değildi.

CHP’de ise partinin başına artık Osmanlı bakiyesi değil gazetecilik kökenli , dönem şartlarında iyi eğitimli olduğu düşünülen , işçi hakları vesaire konusunda fikirleri olan , pek atılgan olmayan ama entellektül bir yönü de olan Bülent Ecevit seçilmiştir.Ecevit’in CHP’yi sol söylemli bir partiye dönüştürme çabaları olmuştur. Şimdi Ecevit öncesi CHP’ye 1950’den ve 1960’tan sonra oy atan kitle muhtemelen daha yaşlı ve değişimden hoşlanmayan yahut alışkanlık ve tutuculukla oy atan bir kitledir. Ecevit’in seçilmesi ile birlikte CHP’ye oy atan kitle birden solcu , sosyalist fikirlere sahip bir seçmen mi olmuştur , hayır. Bu yıllar işte Türk seçmenleri arasında fikir ve ideolojilere göre ayrımların somut olarak başladığı yıllardır. Solculuk o dönem birazda Sovyet bloğuna sempati beslemeyi gerektirir. Bu etki ile birlikte milliyetçilik , İslamcılık , liberal ekonomi taraftarları ve solculuk tabii çekişme içindedir.Birde cumhuriyetle beraber oluşan esasında her partinin benimsediği Atatürkçü ve Laik düşünce vardır tabii herkesin mesafesi bu yaklaşıma da aynı değildir. Bu yıllarda kurulan MHP ve MSP ‘nin o dönem şartlarında hayli radikal gelebilecek söylemleri düşünüldüğünde şehirli seçmen açısından ideolojik oy verme refleksi giderek artmıştır fakat yine de CHP bir çok alışkanlık oyu almakta ve kırsaldan da hayli yüksek oy almaktadır.Benim kanaatim ideolojik partilerin iletişim kanalları olarak kırsal seçmene o dönemde kolay ulaşamadıkları yönündedir.90’dan sonra bu hususu telafi edeceklerdir ve bu oylar bir CHP’ye gitmeyecektir.1977 seçiminde CHP ilk defa serbest bir seçimde alabildiği en yüksek oyu almıştır o dönem şartlarında ağır ekonomik sorunlar içinde bir umut ve denenmek için Ecevit’e yönelen bir sempati olduğunu düşünüyorum zira CHP’nin yine taban ve tavan uyumsuzluğu ve oy oranının kalıcılığı sorunu vardır.

Ecevit hükümetleri de ülke tarihinde pek başarılı hükümetler değildirler zira başta Ecevit’in bazı ütopik ve romantik hayalleri hariç icraatçı bir yönü yoktur , 1974 Kıbrıs Barış Harekatı belki siyasi hayatının en çarpıcı kararı olmuştur ve ölünceye kadarda bu kararla anılmıştır. Nitekim 1980 darbesi ile tüm siyasi partiler kapatılmıştır.

80 darbesinden sonra 1983 seçimleri olmuştur CHP kapalı olduğu için sol oylara talip Halkçı Parti adında bir parti vardır ve %30 gibi kanaatimce yüksek bir oy almıştır. Aslında gerçek bir rekabete dayalı seçim olsa bu oy oranına artık ulaşmaları pek mümkün değildir zira 1987 seçiminde  bu Halkçı Parti SHP’ye dönüşmekte o dönem konjonktüründe modern bir parti olarak halka sunulmakta , yeni solculuk söylemleri ile % 24 civarı oy almakta bu arada Ecevit’in kurduğu DSP ise % 8 gibi oy almaktadır , muhtemelen SHP yine , yenilik gibi bir saikle bu oy oranını alabilmektedir.

1991 seçiminde SHP % 20 ‘ye gerilemekte , DSP %10 oy almaktadır , Tabii SHP karışmış ve bir takım kurultaylar vesaire derken CHP kurulmuş , CHP’nin başına Deniz Baykal geçmiş ve SHP ise tarihten silinmiştir. Tabii bu yıllar ülkede Refah Partisi’nin hem yerelde hem genelde yükselişe geçtiği bir dönemdir ve Refah Partisi’ne karşı muhalefet Laiklik ve Atatürkçülükten gelmektedir ve bunun sözcüsü doğal olarak CHP olacaktır.CHP yalnız değildir DSP’de vardır ve kendi aralarında da rekabet vardır. 1995 seçiminde aslında DSP % 14 , CHP % 10 gibi başarısız sonuçlar alsa da parçalı siyasi hayat nedeniyle hükümetleri düşürmüşler , yönlendirmişler ve hatta tek başlarına hükümet kurmuşlardır. Bu dönemi 28 Şubat dönemi ile birlikte değerlendirmek lazım. CHP ve Baykal bu dönemde genelde Meclis’te yüksek ses tonuyla muhalefetten başka esasında vatandaşla birlikte etkili bir muhalefet yürütmemekte , yargı ve bürokrasi ve pek tabii o zamanki ordu komutanlarına dayanmaktadır. 1999 seçiminde CHP % 8 oy alıp baraj altında kalmakta ve % 22  oy alan DSP bir koalisyon hükümeti kurmaktadır. Yine bu dönemde laik hassasiyet yüksektir daha meclisin ilk günü bir başörtülü milletvekilinin yemin tartışması çıkmıştır. Ülkenin büyük bir deprem geçirmesi , Ecevit’in yaşlığı ve ağır bir ekonomik kriz sonrası başta DSP dağılmış ardından da gidilen seçimde DSP çok az oy almış ve CHP % 19  civarı bir oy almış ve o seçimde ki partili bir meclis oluşmuştur.DSP’ye değinirsek  SHP gibi yapıp CHP’ye katılabilirdi fakat hala tüzel kişiliği devam etmektedir.CHP 3.genel başkanı Ecevit’te öldüğünde bir CHP’li değildir.

2002 seçimleri aslında CHP’nin gerçek oy oranıdır çünkü sadece söylemle muhalefet yapan ve hatipliği kuvvetli bir genel başkanları ile siyaset yürütüldüğü bir seçimde ancak tabanları kadar oy alabileceklerdir. Çünkü 2007 seçiminde de  biraz DSP ve o dönem seçime giren YTP ‘den gelen oylarla % 20 civarı bir oy oranı ile aynı oranda oy almıştır.

Bu yıllarda bir cumhurbaşkanlığı krizi çıkmış , ülkede bürokratik ve askeri vesayet giderek zayıflamaya başlamış daha özgürlükçü bir ortam oluşmuştur nitekim kanaatimce CHP’nin zaman zaman değişe de kimi zaman devletçi kimi zaman sert laik kimi zaman sosyalist söylemlerle genelde sözlü yürüttüğü siyasetle girdiği son seçim herhalde 2007 seçimi olmuştur nitekim daha sonra Deniz Baykal hakkında çıkan bir görüntü kaseti nedeniyle istifa etmiş ve Kemal Kılıçdaroğlu genel başkan seçilmiştir.

90’lardan sonra belirginleşen taban tavan uyumu 2000’li yıllarda giderek pekişmiş ve bugün artık CHP tabanı ile de uyumlu şekilde Türkiye Sekülerlerinin toplanma partisi haline gelmiştir. Burada bazı nüansları belirteceğim çünkü bunlar CHP’nin dönüşümü ile de uyumlu olup CHP’nin geleceğini de tahmin etmemize yol açar.

Bunlardan birincisi CHP genel başkanın daha ılımlı bir dil kullanmaya başlaması ve halkın içine bunun başarısı tartışılır fakat karışmaya başlamasıdır. Kemal Kılıçdaroğlu bir iktidara gelme başarısı veya partinin oy oranlarını önemli ölçüde artırma gibi başarı gösteremese de bu dönemde gösterilen başarı kanaatimce tabanın artık kopmayacak bir şekilde ve sekülerleşen bir benzeşme geçirmesi ve partiyi desteklemesi olarak düşünülebilir.

Bu sekülerleşme CHP’nin geçmişindeki sert laiklik anlayışından farklıdır çünkü o sert laiklik anlayışı aynı zamanda bir devlet politikası idi oysa şuan devletin sert laik politikalar yürütmemesine rağmen CHP sert laik bir söylemi terk etmiş veya terk etmek zorunda kalmış yerine farklı düşünceden kişileri de ortak bir noktada buluşturacak daha sivil bir sekülerleşmeye dönüştürmüştür.

Bu sekülerleşme sert laik anlayıştan daha geniş kapsamlıdır.Çünkü içine dindar ama Atatürkçü , milliyetçi ama Atatürkçüyüm diyen kişileri de alabilmekte , bu sekülerleşme eşcinsel hakları konusunda oldukça radikal söylemleri de seslendirebilmekte , bu sekülerleşme liberal çevrelerle iletişim halinde olduğu gibi aşırı sol olarak nitelendirilebilecek kişilere partide siyaset yapma imkanı da vermekte , bu sekülerleşme özgürleşme , adalet , insan hakları gibi kavramlar  anlamında da kullanılmaktadır. Bu CHP tavanında olduğu gibi artık CHP tabanında da yaygın ve benimsenmiş fikirlerdir.Tabanda giderek daha fazla şekilde bir birine zıt gelebilecek şeyleri uyum halinde kabullenebilmektedir.

Bu sekülerleşme tabanda dini değerlerden ve simgelerden kopuşa da yol açtığı bir sekülerleşmedir.Sert laik dönemde olan geleneksel motiflerin bile silikleştiği bir anlayışa evrilme vardır.Genelde hatırlarım deniz Baykal torunlarıyla falan bayram namazına gider ve basına demeç verirdi.deniz Baykal sünnet düğünlerinde kirve olurdu.

CHP son yerel seçimde Büyükşehir Belediyeleri yönünden kazançlı çıkmıştır. Bu CHP’nin  yerel yönetim alanında faaliyet göstermesine yol açacak bu en nihayetinde bir iletişimdir bunun olumlu veya olumsuz bir sonucu olup olmadığı bir sonraki seçim belli olabilir ama yeni bir kulvar yeni bir aktivite demektir.

CHP sadece söylemle siyaset yapılamayacağını fark etmiş gibi görünüyor Kemal Kılıçdaroğlu döneminde miting, yürüyüş vb ağırlık verildi. Çünkü bir dönem sadece Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açmaktan başka bir muhalefet tarzı yoktu.Hatta İyi Parti’nin seçime girmesi için vekil desteği bunlar bu anlayışın tezahürü bazı gelişmeler gibi geliyor.

Bu sekülerleşme kendilerine ideolojik refleksle değil hem benimseyerek oy atmayı hem de tepkisel oy vereceklerin çekinmeden oy verebilecekleri bir partiye dönüşmesini amaçlıyorlar  diye düşünüyorum.

CHP bu dönemde ne oy aldı , % 25’e sabitlenmiş bir orana yükseldi.Rakip bir sol parti çıkmadı , bunun için caydırıcılık gücü olduğu söylenebilir.Kendini daha sol olarak tanımlayan ama Kürtçü siyasi geçmişe dayalı HDP ise son iki seçimdir rahat şekilde % 10 barajını geçebilmektedir. Yerel seçimde ittifak dahilinde gittiği için tam oy oranı tahmin edilemese de son genel seçimlerde  aldığı oydan daha fazla olabileceği ifade edilebilir. Nitekim 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP adayının % 30 bandında oy almasının da beraber düşünmek lazım.

Aslında bu oy oranları ile bu yazıyı yazma amacım büyük sıçramalar veya düşüşler olmayan taban ve tavan uyumlu Türkiye Seküler Partisi olma yolunda ilerlediklerini gösteriyor. Hatta kendilerini böyle bir sığınak haline getirdiklerini ifade ediyorlar.Zira ittifak sistemi ile de ülkede iki blok oluştuğu düşünülürse bu ikinci bloğun başını çekiyorlar.Bir tarafta daha dini , muhafazakar ve milli değerleri öncelikleyen blok diğer tarafta seküler anlayışı ve batıcı eleştirileri öncelikleyen bir anlayış.

CHP nereye gider , CHP’de Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir dönüşüm başlattığı açık fakat uzun süre genel başkanlık yapar mı ? Kılıçdaroğlu şuan 71 yaşında bir siyasetçi , yaşlanan CHP genel başkanları  genelde trajik şekilde siyasi hayatları bitmiştir bir tecrübe olarak o hale düşmemek için daha uzun yıllar siyaset yapmayı düşünmeyebilir.Zaten Kemal Kılıçdaroğlu ülkeyi yönetmeye talip bir siyasetçi olmadığı imajını bir çok seçim vermiştir ve bazı söylemleriyle de tabanında da ciddi eleştiri almakta fakat şimdilik toparlayabilmektedir.Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başında uzun süre duracağını düşünmüyorum.

CHP’nin başına ilerde nasıl bir genel başkan gelir benim tahminim CHP’nin başına daha az konuşan , genelde ciddi konularda bir bilim adamı soğukkanlığı ile yorum yapabilen , ülke içindeki her türlü muhalif görüşü mantıklı bulup sahiplenebilen , sempatikliği önemseyen ve belki yazıyı okuyanlara ilginç gelebilir ama AB’ci olmayacak bir dış politik anlayışa sahip biri olabilir diye düşünüyorum.Bunu niye diyorum dünyada ekonomik ve siyasi dengeler artık Avrupa Birliği’ni siyaseten geriletmektedir. Asya ülkeleri , Afrika ülkeleri yükselmektedir. Çin artık bir dengedir. Artık Türkiye’deki liderler de bu gelişmeleri göz ardı edemezler. Avrupa Birliği temelli siyasi bir söylemin Türkiye’de yeri giderek azalmaktadır.Fakat sekülerleşen bir toplumun halkta payı kanaatimce artmaktadır.İşte CHP bu tabanın sözcüsü olmaya uzun zamandır aday görüntüsü vermektedir.

CHP’de kadın siyasetçilerin değişimi de aslında partinin değişimini göstermektedir. Bu konuda mesela genelde basına malzeme veren konuşmalar yapan veya altıok desenli kıyafetle meclise gelen Canan Arıtman yerine daha derinlikli ekonomik analizler yapabilen veya Canan Kaftancıoğlu gibi daha teşkilat temelli saha da siyaset yaptığını öne çıkaran tipolojiler gelmiştir. Bu bir dönüşümü gösteriyor aslında.

CHP toplumu dönüştürecek daha radikal sosyal söylemlere ( bakın sol söylemler demiyorum  ) sahip çıkabilir nitekim ilerde yaşanacak siyasi çekişme toplumsal değerler ile bu değerleri ortadan kaldıracaklar arasında geçecek. Nitekim Türkiye de şimdi batılı anlamda muhafazakar siyaset ortaya çıkacak. Muhafazakar siyaset ülkede askerlik yapmayı , aile kurmayı , nüfus artışını , milli kültürel değerleri daha fazla savunacak ve çekişme bu konularda çıkacak diye tahmin ediyorum. Geçmişte yaşanan dindarlık ve laiklik tartışması yerini işte sekülerleşen toplumun ve siyasilerin istekleri ile değerleri muhafaza üzerinden şekillenecek gibi. Burada dindar olup , milliyetçi olup seküler değerleri savunanlar olacak. Solcu olup değerleri muhafaza etmemiz gerektiğini savunlar olacak.Farklı kişi ve görüşten şaşıracağımız yan yana gelme hadiseleri yaşanabilir.

CHP’nin toplumda yerini konumlandırdığı bu yerde ne kadar daha rağbet görür bilemiyorum , muhtemelen bu sahada kendine yeni rakipler çıkabilecektir.Onlarla rekabet edebilecek midir yoksa bu tabanı konsolide şekilde tutabilecek midir ?

Dış politika da CHP nerede duracaktır.Benim tahminin ilerde giderek Avrupa Birliğinden uzaklaşacak bir dış politik söyleme sahip olacağını düşünüyorum , burada hangi dengenin sözcüsü olacak göreceğiz fakat benim CHP için tahminim giderek Çin yanlısı bir politika güdeceği şeklindedir.

Şu ana yazıda daha ilginç gelecek ama CHP’nin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine muhalefetin önünü çektiği için hala parlamenter sistemi savunduğunu görüyoruz ama ilerde bu söylemden de vazgeçeceklerini düşünüyorum.Çünkü 1950’den beri çok partili parlamenter sistemde iktidarda CHP kendine ne kadar yer bulmuştur. Gerçek bir iktidar hevesine girerlerse bu sistem değişikliğini benimseyeceklerini düşünüyorum.

Yazımı şu şekilde bitireyim CHP ne kadar kendini değiştirirse değiştirsin bazı alışkanlıklarından kurtulabilecek bir parti değildir , inançlara saygılı değildir bunun yanında giderek değerlere saygılı olmayı da bırakmıştır. CHP özgürlükçü ve adil değil aksine baskıcı ve kısıtlayıcıdır. CHP icraatçı değildir , hizmet üretmekte oldukça zayıftır.Dış politik anlamda ise en tutarsız ölçüye son dönemde ulaşmıştır ben bunun gidişat olarak bilinçli olduğunu ve tehlikeli olduğunu düşünüyorum.CHP’nin durumu karşıt politik duruşa sahip olanlar tarafından da takip edilmelidir çünkü siyaseten yaptıkları az veya çok yeni politik şekillenmelere sebebiyet veriyor. 23.10.2020

 

Mehmet Emin BAŞALP