ŞEHİR TARTIŞMALARI

 

images

ŞEHİR TARTIŞMALARI
Son yıllarda ve günlerde hızla artan bir şehirleşme tartışmaları var.Herkes mesleğince , meşrebince bir hususu dile getiriyor illaki haklılık payları hepsinin vardır ama özünü atladıklarını düşünüyorum. Köy kutsamasından , romantik taleplere ayağı yere basmayan çıkarımlar ve çözüm önerileri de cabası . Bir şehri sırf yapılaşma üzerinden değerlendirmeye tutarsak yanılırız. Konunun merkez noktasının insan olduğunu düşünüyorum.
Şehirlerimiz betonlaştı , her taraf apartman doldu , siteler yapıldı trafik çilesi falan filan diye şikayetler ardından efendim eskiden komşuluk vardı şu vardı bu vardı hep bunlar yüzünden kayboldu gitti. Etkisi var mıdır illaki vardır . Lakin şimdi şehrin hepsi bahçeli müstakil evlerden oluşsa yeniden muazzam bir komşuluk mu oluşacak ? Bahçeli evler olsa çocuklarımız , gençlerimiz ev ahalisi tabiat ile iç içe mi yaşayacak ? Bunları dejenere eden yok eden başka faktörler , komşuluğun sebebi insanların geçmişte bir birine olan ihtiyaçları idi bu hem maddi gereksinimler hem de sosyal gereksinimlerdi.Artan refah ile artık herkesin her şeyi var ve komşuya ihtiyaç kalmadı sosyalleşecek de bir çok şey bulduk.Bahçeli evde çocuklar bahçede oyalanacaksa evde bilgisayar ve telefonla kim oynayacak ? Sadece siteler , apartmanlar değil modernizmin getirdiği yaşam kültürü bizi bir değişime itti , itiyor. Evvela insanların bu sorgulamayı yapması lazım.İnsanların başını kaldırıp o modernist dünyadan ayrılmaları lazım.
Mahalle kültürü denilen şey çalışmayan annelerin kadınların olduğu bir kültürdü mesela şimdiki kadının toplumdaki yeriyle o mahalle yeniden yeşil bahçeli evlerle , müstakil binalarla falan geri gelir mi ? hayal edenler var fakat ancak beklemeye devam edebilirler. Çocuğuna anaokulundan , ilköğretimden , üniversite ve daha fazlasına , dil eğitiminden çeşitli aktivitelere bir kariyer hedefleyeceksin ama ahh ne güzeldi o mahalle keşke öyle olsa idealinde olacaksın , kardeşim o günler geçti bin kerede olmaz yüz kere de olmaz o mahalle senin kariyer planlarına izin vermez.Sana steril yerler lazım.Şehir seni dönüştürmedi sen şehri kendine göre dönüştürdün. 1950’de Konya merkez nüfusu 157.000 yıl 2017 1.300,00 olmuş. Nostalji hastalığı nedeniyle 157.000 nüfuslu bir şehrin güzelliklerinden bahsediyoruz , ihtiyaçlarından bahsediyoruz , şartlarından bahsediyoruz.değişen çok şey var değişimlere karşı direncini oluşturamamış insanlar var esas vakıa bu.

 
Eski şehirlerimizde nüfus az olmakla beraber büyük camiler şehrin merkezinde olan ulu camiler , çarşı camileri vesaire idi burası şehrin zaten kozmopolit yeri olduğundan büyük olması sorun teşkil etmez oysa mahallelerde cuma namazı bile kılınmayan mescitler vardır. Mescidin kapasitesi belli , alacağı kişi belli iyi kötü giden gelen bir birini tanır. Şimdilerde cami yok mu var , hatta sayısı son derece abartılmış şekilde bir cami yapımı var.Boyutu son derece abartılmış camiler var.Sitelerin , yeni toplu konutların arasında nüfusa orantılı olarak güya koca koca camiler yapılıyor.Bu boyutta camilerde insanlar bir biriyle falan tanışacak bir cami cemaati kültürü oluşacak bu mümkün değil nitekim de oluşmuyor , küçük küçük camiler yapılsa belki daha uygun olurdu diye düşünüyorum. Düzenli , intizamlı olunca bir şey aynı etkiyi doğurmayabilir.

 
Şehirlerimizden mezarlığı niye attık buda yine betonla , gökdelenle , apartmanla şunla bunla ilgili değil modern imar anlayışı da kusura bakmayın bu bizim anlayışımız değil.Bizim camilerimizin etrafı hazire idi , mezarlık idi , mezarlık şehirle iç içe idi.Şimdilerde planlama yapılan yeni modern yüzbinlerce insanın yaşadığı alanlarda mezarlık en dışarıda yüksek duvarla çevrili. Sekülerleşme bunu getirdi bu sekülerleşmeyi artırdı vesaire derken Yahya Kemal’in dediği gibi Türkler ölüleriyle beraber yaşayan bir milletken bize bir şeyler oldu ne olduysa azar azar oldu , uzaklaştık artık yaşamıyoruz.Şimdilerde kürsülerden hocalar ölüm var diye feryad etse ne fayda şeyhler rabıta yapın dese ne fayda ,insanların tahayyülü daralmış neyi hayal edecek. Şimdilerde de cami etraflarına neden defin yapmayalım neden apartmanların , sitelerin arasında da bir mezarlık alanı planlanmasın bunlar zor şeyler değil. Reşat Nuri Güntekin’in , Çalıkuşu romanı’nda , Feride’nin Zeyniler köyü , mezarlık , cenaze falan gözlemlerini bilirsiniz. Steril yaşamak isteyenler için 1800’ler de de imkan vardı pek ala. Bu zihniyet apartman beton doldurmak suretiyle dönüştürmedi şehirleri başka yerden dönüştürdü şehirleri. Kendilerince insanları mutlu eden şeyler göz önüne , insanları mutsuz eden şeyler dışarıya atılmıştır.İlgiyi yola , köprüye , siteye , rezindansa , avm’ye çekersek ruhu oluşturan hususları unuturuz. Hastaneler şehrin içinde olsun , huzurevi de şehrin içinde olsun insanlar görsün mezarlık şehrin içinde olsun şehre ruh veren , tahayyülü geliştiren şeyler birazda bu olsa gerek.

 
Şehirlerimizde yeniden o kadim kültürümüzün canlandırılmasını istiyorsak bir yerlerden dokunmaya başlayacağız.Ama bunlar işin özüne yönelik olacak bir birinin karşıtlığıyla ortaya konulan şeyler istenilen hususları doğurmadığı gibi başka başka sorunlarda çıkartabilir.Önemli olan ikame hususunu çözebilmektir. Bu ikame gelişmeler durumu da düşünmeyle olur , düşüneceğiz.İyi ve yozlaşmamış bir şehir hayatı kurmak istiyorsak değişikleri iyi planlamalıyız.
13. yy ve 14. yy için hamam şehirde bir anlam ifade ederken bugün bir anlam ifade etmemektedir. Şehirlerimizde yüzme havuzlarımız yoktu günümüzde gayet güzel yüzme havuzları inşa edilmeye başladı. Daha fazla yaygınlaşmasını da isterim.Fakat bu yüzme havuzlarının bir kültürü var mı ? yok , kimi vakit geçirmek , kimi zayıflamak kimi yüzme öğrenmek birazda spor amacıyla gidilen , bazılarının sadece suyun içinde dolaştığı , havuzun ticari bir kaygıyla işletildiği ruhsuz yapılar. Detayına vakıf değilim ama Avrupa’da misal binicilik yahut Amerika’da beyzbol kulüpleri filmlerden gördüğümüz kadarıyla bir sosyal yaşam alanı , insanların oraya üye olmakla bir prestij elde ettiği , arkadaşlığın oluştuğu , spor amacının ön planda da tutulduğu , kimi zaman sosyal sorumluluk projelerinin yapıldığı bir mekan. Şimdi bizde neden x yüzme havuzu üyeleri ağaç dikim organizasyonu yapmıyorlar demek ki mekan bir ruh vermiyor bir amaç oluşturmuyor neticede insan faktörü gerekli .

 
Bazen medyada görürsünüz ahilik haftası vesaire bir iki folklorik gösteri falan bu tip organizasyonlarla ne ahilik canlanır ne esnaf ahlakı gelişir , Avm kültürüne karşıyız demekle de bu iş olmaz neden bir alışveriş merkezimizde çalışan kadınlar , erkekler için ahlaki , ailevi , dini bir takım eğitici çalışmalar yapılmaz.Bunun için birileri ön ayak olsa bu çalışmalar başlamaz mı , pek ala başlayabilir. Bu bir ahilik çalışması olmaz mı ? birilerinin başlatması lazım. Ahilik bedestende vardı vesaire gibi nostaljik takıntılarla da bir yere gidilemez istenirse şimdi de pek ala her yerde olur.
Site yöneticisi sadece sitenin çöpüyle , ısınmasıyla ilgilenmesin , ortak komşuluk organizasyonları da düzenlesin. Ülkemizde binlerce STK var çeşitli hayır hizmetleri yaparlar bir kerede sosyal yaşam alanları , park alanları , bahçeler veya tabiata ve şehrin dokusuna uygun binalar yapsalar olmaz mı ? Zihni çerçeveyi değiştirmek lazım.Ülkede hocalar , cemaatler , tarikatlar vb trafiği de önemseyebilirler , bisiklete binmeyi teşvik edebilirler ben duymadım şimdiye kadar ama keşke olsa. İnsanı merkeze almaları gerekir. Şehir ve şehirliliği önemseyen , anlatan , yerleştiren bir algı yok.Hocalarımız ekran başında imsak tartışmasından , mezhep tartışmasından öteye gitmiyorlar. Kardeşim şehirde hak nedir , saygı nedir , tahammül nedir , edeb nedir , komşuluk nedir bunlar çok mu önemsiz konular ama heyhat bulabilene aşk olsun. Fütüvvetnameler acaba niye yazıldı da şimdi niye yazılmıyor. Çünkü oraları aştık İmam Maturidiler yetiştirmekle meşgulüz.
Kadın , erkek , öğrenci , genç , zengin , fakir , eğitimli , eğitimsii şehrini sevecek , şehrine katkı sağlayacak. Bu şartlar altında her şeyin en iyisi yapılsa dahi ne olur fanusta yaşayan ruhsuz insanlar topluluğu oluruz.Şekle takılmadan şeklide yaşantımıza uygun hale getirip şehri ve şehirde yaşama kültürünü yeniden yerleştirmenin yollarını aramalıyız ama önce insan diyerek. 10.11.2017
Mehmet Emin Başalp

KARS NOTLARI

dav

KARS NOTLARI

Yaz aylarında Ebu’l Hasan Harakani Hz’leri ile ilgili bir kaç metinle karşılaşmıştık. Bunlardan biri Düzceli Zahid El Kevseri Hz’lerinin eserinde idi , Zahid El Kevseri’yi bilen bilir , dini konularda dünya çapında bir alimdir. Eserine Harakani Hz’lerinin kabrinde yapılan duaların makbul olduğu seklinde bir rivayete yer vermiştir. Muhakkak duaları kabul eden ancak Allah-u Teala’dır.

Yine yazar Recep Koçak’ın internette de var bir yazısını görmüş yazıda Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi’den rivayetle ” her insan ömründe bir defa bile olsa Ebul Hasan Harakânî Hazretleri’nin kabrini ziyaret etmeli, o da ona yeter’, dermiş! ” bu yazıları görünce yahû bir Kars’a gidip bu mübarek zatı ziyaret etsek , tarihi ani ören yerini falan gezsek diye 3-5 arkadaşla konuşurken bir anda hesaplı uçak bileti araştırıp Ekim ayına bilet aldık.Çok şükür ziyaret ve gezimiz bereketli geçmiş olup bu gezi notlarını siz değerli dostlarım için paylaşma gereği duydum.

Kars’a Ankara’dan uçakla gittik , Bir saatten biraz fazla süren bir yolculuk oluyor.İsteyenler için havaalanında araç kiralama şirketleride var. Ani ören yerine gitmek isteyenler için araca ihtiyaç var.

Havaalanından çıktıktan sonra doğruca rezervasyon yaptırdığımız öğretmenevine gittik , öğretmenevi büyük fakat biraz bakımsız , az bir ücret farkıyla konaklamak için otellerde tercih edilebilir , tarihi rus yapısı Katerina Otel’i de dışardan gördük , konaklanılabilir.

Kars’ta ilk olarak doğruca Hasan Harakani Hz’leri türbesine gittik.Türbe Evliya Camii’nin yanında , yeniden elden geçirilmiş yeni haline ilişkin internette bile görseller yok bu blog sayfamızda paylaşmış olalım.

Harakani Hazretleri tasavvufi gruplar için önem arz ediyor zira silsile denilen Peygamber Efendimiz ile sağlanan ilmi/manevi bağın 7.halkası ve esasında ilk dönemden Türkiye’de medfun en eski sufi piri. Bu açıdan da esasında tasavvufi çevrelerce sık ziyaret edilmesi gerekirken herhalde coğrafi uzaklıktan olsa gerek pek revacta olmuyor.

Hayatı vesaire detaylara girmeyeceğim fakat Harakani Hz’leri çok önemli bir ilk dönem sufi piri olması yanında müridleriyle beraber Kars’ın fethine katılmış ve burada şehid düşmüş bir mücahid. Anadolu’yu vatan edinmek için yola çıkan Selçuklu Sultanlarını teşvik etmiş , ahaliyi teşvik etmiş ve bizzat kendi de bu fütühatta yer almış.Allah gani gani rahmet eylesin.Feyizli , güzel bir mekan.

Böyle mücahid , alim ve veli za’atları ziyaret etmek hayatlarını okumak ve örnek almak gerekiyor.

Harakani Hz’lerinin türbe ziyareti sırasında öğle ezanları okunuyordu karşılıklı camilerden okunan ezan etkileyiciydi biz öğle namazını hemen karşısında yer alan ve camiye çevrilmiş olan Kümbet Camii’nde kıldık.Burası 12 Havariler Kilisesi olarak yapılan bir Ermeni Kilisesi , camiye çevrilmiş , yapıyı ben daha önceden bir takım sebeplerle Selcuklu konik türbe mimarisini etkileyen yapılardan olduğunu okumuştum.Bilhassa kubbe kısmı gerçekten bu yapı formunu andırıyor.İyi korunmuş bir yapı ve cami olarak ibadete açık olmasıda sevindirici.
Bu camiinin üst tarafında da Kars Ulu Camii bulunuyor biz daha sonra gelmek üzere ayrılmıştık fakat daha sonra kapalı olduğu için göremedik Ruslar bu camide müslümanalrı yakmışlar ve camiyi yıkmışlar kıble duvarında bu izleri görmek mümkün dediler.Bu türbe ve camilerin olduğu yer heybetli ve iyi korunmuş Kars kalesinin eteklerinde park/meydan gibi bir yerde bulunuyor.Etraf köhne yapılardan temizlenmiş nezih ve temiz.
Kars Kalesi’ni biz akşam görebildik , şehre hakim bir tepede , Kale’den Kars şehrini izlemek gerekiyor.Kars kalesine çıkan bu şehre bir daha gelirmiş gibi her şehrimizde bulunan klişe rivayetlerden burada da var.

Öğleden sonra Ani harabelerini görmek için yola çıktık , Kars’a 50 km kadar uzaklıkta , yol duble yol ve düz.Ani köyünü geçtikten sonra muhteşem Ani surları gözüküyor. Ani diğer iki tarafı derin vadi ve akarsuların kesiştiği bölgede ,kalan kısmı da yüksek surlarla kapatıldığı için zamanında oldukça güvenlikli bir bölgedeymiş.

Kale kapısından sehre girildiğinde sehrin tamamen harap olduğu ve terkedildiği anlaşılıyor.Sadece temel izleri kalmış. Ören yerinde sağlam kalan yapılar şehrin abidevi mekanları , kiliseler vs.

Ani ören yeri oldukca etkileyici , fotoğraflar bunu tam olarak yansıtamıyor. Biz ilk olarak Manuçher Camii’ne gittik , burasının Ani Sultan Alparslan tarafından fethedildikten sonra yapılan ilk camii olduğu söyleniyor.Camii derin bir vadide akan Arpaçay’ın yanında ve dik bir yamaca inşa edilmiş , penceresinden vadi ve karşıdaki Ermenistan toprakları gözüküyor.Camide sanırım mihrap kısmı tahrip edilmiş fakat kıble yönü belli burada taşların üzerinde namazımızı kıldık. Anadolu’ya ilk gelen ecdadımız binlerce sene ibadet ettiği bu cami gerçekten etkileyici.Sekizgen bir minaresi var , mimari şeklini orta Asya ve herhalde Ani yerel mimarisinden alıyor.

Camiden çıktıktan sonra Büyük Katedral olarak adlandırılan yapıya gittik.Burası da Sultan Alparslan’ın Ani fethettiğinde camiye çevirdiği Fethiye Camii olarak anılan yer , kubbe kısmı çökük fakat baya yüksek ve büyük bir taş yapı. Bu kiliselerde resim var mıydı bilmiyorum ama biz izlerine rastlamadık , tahminin yapıldığı dönemlerde ikona karşıtı dini cereyanın etkisinde olabilirler.Bu mekanda ise bir turist grubu kilise ilahileri söylemeye çalışıyordu.Sonradan öğrendik ki , Gürcistan üzerinden gelen Ermeni bir grupmuş. Sur dışında devasa bir Türk Bayrağı bu bayrak kanaatimce Ani’nin içine dikilmeli , ayrıca bir Selçuklu bayrağı da dikilebilir.Ani ören yeri gençlerimizce vb programlar dahilinde ziyaret edilmelidir.Ani bizim ecdadımızın şehid düştüğü Anadolu’ya ilk girdiğimiz yer.

Ani geniş bir alan her yerini detaylı gezmek vakit alıyor çok da vaktimiz olmadığı için her esere gidemedik , Bakireler Manastırı olarak adlandırılan yapı iyi korunmuş bir kilise.Bu kilisenin yanında önceki grup halay benzeri bir oyun oynuyordu yüksek müzikle , bizde mütevazi cep telefonu müziğimizle mehterle karşılık vermeye çalıştık.

Sadece temel ve sütunları kalan daire bir kilisenin kalıntılarını görüp , muhtesem surların etrafını dolaştık hava kararmaya yüz tuttuğu için ayrıldık , Ani’deki eserler daha geniş vakitte tümü ve detaylı şekilde gezilebilir. Gerçekten etkileyici ve anlamlı mekanlar.

Akşam namazı vaktinde Kars’a döndük , Kars malum olduğu üzere Caferi mezhebinden vatandaşlarımızın yaşadığı bir şehir , bir Caferi camisini merak ediyorduk.Kars Işıklı Camii’ne gittik. Camii Osmanlı mimarisi ile yenilenmiş ve büyük bir camii. Camiye girdiğimizde yabancı olduğumuzu anlayan bir amca bizi bilgilendirdi , muhabbet etti.Son derece güzel karşıladı ve hoş bir sohbet oldu.Namaz’ın kılınma şeklini anlattı , onların yatsı namazını cem edeceklerini ama bizim etmeyebilecegimizi belirtti.Nitekim biz yatsıyı kılmadık.

Ezan ve kamette bazı değişik ekler var.Cami’de kıble kısmında Allah ve Muhammed isimleri yazılmış , diğer Hulafa-i Raşidin Efendilerimiz isimleri yok. Sadece Hz.Ali , Hasan , Hüseyin , Fatıma annemiz ve bazı isimler var ( Hz.Ali ve Hüseyin Efendimizin çocukları olabilir )

Secde kısmına taş koyuyorlar , secdeye eğilemeyenler için sandalye camilerimizde sık görülen bir uygulama oldu fakat burada secde için sandalye önüne birde yüksek rahle benzeri masalar konmuş , cami içinde ilginç bir görüntü oluyor.

Akşam namazı şii tarzı sarık ve cübbeli bir imam tarafından kıldırıldı.Namazda eller bağlanmıyor , imam bütün rüku , secde ve tahiyatta namaz dualarını sesli okuyor. Fatiha ve zammı sure haricinde okunan dualar ve tesbihat farklılık arz ediyor. Namaz sonunda başı çevirerek selam verilmiyor.Namazda benim hissettiğim , toplu bir dua yapılıyormuş izlenimine kapıldım.( Nitekim namazda bir duadır ) Bizde ise malumdur camide daha disiplinli bir namaz kılınır.Oldukça farklı bir deneyim oldu.Dini değerlendirme yapmıyorum ama insanların bir birini bilmesi lazım bunun asla zararı yoktur aksine faydası vardır.

Gezi kısmını bitireyim de biraz yeme içme ve sosyal hayata değinelim.Akşam şehir sokakları yaya dolaşıp şehri gördük , şehir küçük bir şehir olduğu olduğu için aynı yerden birkaç kez geçiyorsunuz.Sanırım Rus yapısı binalar kamu binaları olarak kullanılıyor.
Pazar sabah namazını Evliya Camii’nde kıldık.Cemaat camilerde az maalesef Kars’ta , Harakani Hazretleri’ni tekrar ziyaret edip gezi kısmımızı sonlandırdık.Fazla vaktimiz olmadığı için Sarıkamış ve Çıldır Gölüne gidemedik oralarda yaklaşık 50 km’e kadar Kars merkeze.
Cumartesi öğle yemeğini internetten edindiğim bilgilerle Kars Hanımeli Lokantası’nda yedik.Burası geleneksel ev yemekleri yapan bir lokanta.Kaz yemeyi akşama bıraktığımız için burada ev yemeklerinden pitiyi denedik.Piti kuzu incik ile yapılan bir yemek tabağa önce lavaş kırılıyor , üstüne salçasız haşlanmış nohut ve suyuyla birlikte haşlanmış kuzu incik konuyor.Hanımeli lokantasında yediğimiz piti oldukça lezzetliydi.Akşam ise Kazevi’nde denediğimiz piti ise o kadar lezzetli değildi.Hanımeli Lokantasında Hangel adı verilen etsiz bir mantı denedik , mantı yufkasının kare şekilde kesilip üst üste konduğu sarımsaklı yoğurt ve karamelize edilmiş soğan konan bu yemek tahminimizin ötesinde lezzetliydi.Yine akşam Kazevi’nde denediğimiz hangel de hanımeli lokantası kadar lezzetli değildi.Bizim gafil konak dediğimiz ama gafıl konak diye isimlendirilen bir tatlı daha denedik.Zencefilli , tarçınlı ilginç görünümlü bir tatlı fakat pek damak tadımıza hitap etmedi.
Akşam ise Kars Kazevi Lokantasında kaz etini denedik, kaz pahalı bir yemek , internette tadının çok aromatik olduğu söyleniyordu şahsen daha öncede hiç kaz eti deneyimlememiştim ama beğendim , kaz etini Kazevi lokantasında , piti ve hangeli ise hanımeli lokantasında yemenizi tavsiye ederim.Kazevi Lokantasında umaç helvası adı verilen bir tür un helvası da yedik , un helvalarına benzeyen bu tat lezzetliydi , Konya usulüne göre içinde un kısımları pütür pütür bırakılmıştı.yenilmesini tavsiye ederim.
Kars hareketli bir şehir , az nüfusuna rağmen sokakları canlıydı.Şehirde bir çok cafe de canlı müzik vardı.Canlı müzik olmayan sakin bir yer için yeni tür kahve çeşitleri bulunan bir cafeye oturduk.
Tabii unutmadan geçmeyelim Kars kaşar peyniri ile ünlü bilhassa kekikli kaşar çok hoşumuza gitti.Bu tür alışveriş yapılabilecek dükkanlar şehirde kolayca ulaşılabilecek şekilde.
Pazar günü kahvaltıyı ise sabah namazı çıkışı bir dostumuzun evinde yaptık.Kahvaltı içinde kendisine buradan teşekkür etmiş olalım.
Kars gezisinden şahsen keyif aldım , uçak yolculuğu da olunca esasında oldukça uzakta olduğumuzu da pek hissedemedim.Şehir gidilip , görülmeye değer , tabii karlı havalarda nasıl bir hal alıyor görmek gerekebilir.Sarıkamış ve Çıldır gölü de eklenebilir.Bir gezi sadece gezmek tozmak , yemek içmek için yapılmaz gitmişken o şehirde bulunan bir manevi , tarihi büyüğün hiç olmazsa mezarını ziyaret etmek , dost , ahbap varsa ziyaret edip hediyeleşmek gerekir.
Nacizane Kars notlarımız bu şekildedir.Gezilerde planlı hareket etmek ve önceden hazırlanmak işleri kolaylaştırır ve zamanlama sorunu yaşamamanıza sebebiyet verir.Kars’a gidecekler için fikir vermek amacıyla da sizlerle paylaşmak istedim.18.10.2017

Mehmet Emin Başalp

ANADOLU KANUNU

images (5)

 

ANADOLU KANUNU

Anadolu Kanunu diye bir kanun olmaz tabii fakat Anadolu’nun küçük şehirlerini kalkındırma , nüfus dengesinin yeniden sağlanması ve iskan politikasınıda içine alan yeni bir mali , iktisadi , tarım , nüfus , kültür şehirleşme ve güvenlik konularını içeren bir dizi kamu reformu yapılması gerekmektedir.

Türkiye’de nüfus hızla büyükşehirlere akmakta ve Anadolu ıssızlaşmaktadır.Bu duruma ilişkinde Bizans ve Osmanlı tecrübeleride vardır.Anadolu’nun güçsüzleşmesi , her açıdan kuraklaşması devletleri sarsmıştır.

Bugün İstanbul nüfusunun Tekirdağ , Kocaeli ve Sakarya ile birleşik halde devasa rakamlara ulaşması Ankara , İzmir ,Bursa , Antalya , Adana vb nüfuslarının hızla artması ve nüfusun belli bir yere aşırı birikmesi şehirleşme , imar , kirlilik , trafik , ulaşım gibi çok sayıda sorun doğuruyor.

Deprem riski altındaki bu şehirlerde sanayi ve yoğun nüfus , artan suç , güvenlik sorunlarınıda beraberinde getiriyor.

Bu şehirler kendi çevresinden gıda temini de sağlayamadığından uzak şehirlerden gıda ve su temini sağlanıyor.

Aşırı nüfus nedeniyle şehir kimliği bozulmakta buda ciddi bir kültür ve medeniyet yozlaşması oluşturmaktadır.Kuraklaşan Anadolu şehirlerinde de sosyal hayat ve yerel kültür can çekişmektedir. Ucuz , kimliksiz bir kültür her tarafı sarmaktadır.

Sanayi , ticaret ve tarım kalkınma ajansları yanında milli kültürü kalkındırma ajanslarıda kurulmalı. Kültürümüze dair yerel gelenekler ( halıcılık , halk müziği vb ) desteklenmeli , yaşatılmalıdır.

Sözü uzatmamak lazım , bir takım teşviklerle bu durumun değişmesi çok yavaştır.

Bir takım sert tedbirlere ihtiyaç vardır.

Ülkedeki petrol ürün fiyatları değişmelidir.
İstanbul en pahalı benzini kullanırken , Kırşehir en düşüğünü kullanabilmelidir.

İnternet , elektrik , su , telefon hizmetleri düşük nüfuslu yerlerde ucuz , büyükşehirlerde pahalı olmalıdır.

Büyükşehirlerde nüfuslarına göre kademelendirilip herhangi bir adaletsizliğede sebebiyet verilmemelidir.

Tarım ve hayvansal ürünün karşılanması sıkı denetime bağlanmalı , her şehirden her şehire tarım ürünü transferi izinle olmalı , tarımsal üretimin düştüğü şehirlerde üretim yeni pazarlara sevk yoluyla canlandırılmalıdır.

Ülkemizde yetişen yerli ürünler teşvik edilmeli , Amasya elması duruken bütün marketleri Arjantin yeşil elmasının sarması gibi tek tip gelişmeler önlenmelidir.

Emekli maaşları , sgk primleri nüfusa dayalı şekilde kademelendirilmelidir. Bu şekilde düşük nüfuslu yerlerde yaşayanlar avantajlı hale getirilmelidir.Tabii göstermelik ikametgah aktarımı gibi şark kurnazı uygulamalarada fırsat vermemek için yaptırımlar sert olmalıdır.

Her ne kadar Büyükşehir yasası ile köyler mahalle olsada tarım reformu elzemdir. Arazi bölünmesini engelleyici yasalar yanında ilerde tüm tarım arazilerinin devletin olacağı kullanımının çiftçiye devredileceği sistemin zemini oluşturulmalıdır.Zira ekilmeyen ve bakımsız araziler sorunu tarımsal üretimi düşürmektedir.

Tarım arazilerine inşaat yapımı sınırlandırılmalıdır.

Yıllardır devam edegelen turizm politikası değiştirilmeli , turizm şehirlere çekilmeli , şehir ekonomisine katkı sağlamalı.

Kıyılarımızda devasa büyüklükte otel inşaasına izin verilmemeli , turizm gelirlerinin yerli işletmecilerde kalması sağlanmalı , yabancı turizm işletmelerinden yüksek vergi alınmalıdır.

Ciddi bir ağaçlandırma seferberliği ile ülkemizde yeşil hatların oluşturulması , köylerin etrafının yeşillendirilmesi , bakımı sağlanmalıdır.Askerlik yapanlar , üniversite öğrencileri , kamu personeli ağaçlandırma çalışmalarına sevk edilmelidir.

Anadolu’da bürokratik sistem basitleştirilmeli , küçük ilçeler , adliyeler kapatılmalı , klasik kaymakamlık teşkilatları yerine daha etkin olacak tarım , orman ve kültür teşkilatları yapılandırılmalıdır.Bu işlerin ekonomik getirisi koordine edilmelidir.

Tarihi şuurun artması için Anadolu şehirlerinde değişik katılımcı portfoyü ve etkinliklerle , etkin ve kalıcı faaliyetler yapılmalıdır.

Cumhuriyetin kuruluşu Ankara’da , İstanbul’un fethi İstanbul’da , Anadolu Selçuklu Devleti’nin kuruluşu Konya’da , Çanakkale Zaferi Çanakkale’de büyük etkinliklerle anılmalı. Söğüt’te , Malazgir’te , Sarıkamış’ta , Maraş’ta , Antep’te , Urfa’da , Samsun’da müsamere havasından çıkmış anmalar gerçekleşmelidir.

Erzurum , Sivas , Malatya , Kayseri , Konya , Isparta , Alanya vb şehirler Selçuklu kültürünü koruma şehirlerleri ilan edilip mimariden sanata bu akım tüm halka benimsetilmelidir.

Amasya , Manisa , Bursa ,Edirne , İstanbul şehirleri Osmanlı mimari ve kültürünü yeniden diriltmelidir.

Hz.Mevlana , Yunus Emre , Hac-ı Bektaş-ı Veli , Somuncu Baba , Ahi Evran , Akşemseddin Hz’leri , Şeyh Şaban-ı Veli gibi Anadolu’yu mayalayan maneviyat önderleri turizm ve reklam kaygısından uzak etkinliklerle anılmalı , yaşatılmalı. İnsanların yeniden bu öğretileri öğrenmek ve anlamak için dünyanın her tarafından gelmesi , ağırlanması sağlanmalıdır. Basit müzecilik , ilginin günden güne azaldığı anma töreni , ucuz çin malı hediyelik eşya satma anlayışından kurtulmak gerekir. İnsanların sadece mezar ziyareti ile bu şehirlerimize gelemeyeceği düşünülerek geldiği bu şehirde derinlemesine bu öğretinin etkisine girmesi sağlanmalıdır.Bu şehirler birer cazibe merkezi haline getirilmelidir.

Anadolu şehirlerinin lojistiği için her türlü kara , hava , demiryolu ağı kurulmalıdır.

Eğitim kalitesinin düşmemesi için küçük yerleşim yerlerinde görev yapan öğretmenlerin ücretleri anlamlı şekilde artılmalıdır.Lise kalitesi artırılmalı her ilde eşit eğitim ve eşit öğrenci kalitesine sahip prestijli liseler kurulmalıdır , nüfus taşınmadan kaliteli bir eğitimin yolu bulunmalıdır.

Tv yayınları , yayınlar , diziler , filmler ile Anadolu’da yaşam özendirilmeli , insanların memleketlerinde üreterek ve yaşayarak daha mutlu bir yaşam sürdüğü , büyük şehirlerde göç , trafik , stres ve yozlaşmadan kaynaklı olumsuzlukları konusunda bilgilendirilmelidir.Kalabalık şehirlerde kaybolan hayat gailesi içinde boğulan nitelikli insan kaynağının daha rahat bir ortamda daha fazla sanatsal , sportif ve kültürel gelişim sağlayabileceği farkındalığı oluşturulmalı.

Küçük şehirlerdeki serbest meslek erbabının ( avukat , mimar , mühendis vb ) kazancının belli bir düzeyde olması için yaptığı işlemlerden tahsilatın peşin yatırılacağı ve belli bir havuzun olacağı ve belli bir payın dağıtılacağı bir sistem kurulmalıdır.

Şehirciliğe karşı değilim , şehir medeniyettir. Köylülük ise geriye gidiştir.Amacım Anadolu şehirlerinin yaşam sorunu yaşamaması , nüfus birikmesinin önlenmesidir.

Büyükşehirlerde , büyükşehir ruhuna uygun her türlü yapı ve hizmet illaki yapılacaktır.Büyükşehirlerdeki parktır , yapılaşmadır vb bu tip konular yazımızın amacı dışındadır.

Bir köylü kalkınması gibi insanları tarım faaliyetlerine sevk etmek ve köyü kutsamakta yanlıştır.

Nüfus Anadolu şehirlerinde kaldığı müddetçe kırsal kesimle irtibat artacağından köylerde ıssızlıktan kurtulacaktır.Bugün ulaşımın artması ile insanların haftasonunu köylerde geçirmesi , tarımsal üretim yapması pek ala mümkündür.Kayseri merkezde oturanın Kayseri’deki köyüne arada sırada gitmesi , İstanbul’dan , İzmir’den gitmesinden hayliyle daha kolaydır.Bu gibi orta ölçekli şehirlerde de her türlü eğitim , sağlık , kültür ve sosyal donatılarda mevcuttur.

Ülkede sanayi ve ticaret tabiki belli alanlarda yoğunlaşmıştır bunlarında çeşitli sebepleri vardır , kısa sürede değişmeside ütopiktir fakat hareketlenen Anadolu’ya daha sonra sermayeninde ilgi göstereceği açıktır.

Anadolu’nun müteşebbis ruhunun canlandırılması , teşvik edilmesi , kalkınması için heyecana ihtiyaç vardır. Merhum Erbakan hocanın ” Bir şey istiyorum , heyecan , heyecan , heyecan ” dediği gibi Anadolu şehirlerde başlayan ve gelişen milli muhafazakar siyaseti , büyükşehirlerin kozmopolit sitelerinde , sokaklarında , cafelerinde kaybetmeyelim.

Bu konformist bakış açısı , tek tipe dönüşmüş çevrede yetişen , yerli figürlerden , dekorlardan uzak , yerel şiveye dahi aşina olamayan nesil ilerde bir birine benzeşmiş Avrupa gibi ancak kendi bireysel çıkar ve taleplerini düşünen koca bir kalabalığa dönüşür. Anadolu’nun safiyeti bozulur.
Mehmet Emin Başalp

İSLAMİ SOSYAL ÇALIŞMALARDA ÖZGÜNLÜK SORUNLARI – ( KAYNAK KULLANIMI )

images (2)

 

İSLAMİ SOSYAL ÇALIŞMALARDA ÖZGÜNLÜK SORUNLARI – 6 ( Maddiyat )

İslami sosyal çalışmaların çoğu malum olduğu üzere bir takım maddi güçlerle yapılmaktadır. Para ihtiyacı , araç – gereç ihtiyacı , mekan ihtiyacı gibi bir çok ihtiyaç bulunmaktadır.Bu ihtiyaçlar müslümanların fisebillillah bağışlarıyla giderilir.

Bu maddi gereksinimin bir kaç boyutu var bunlara değinelim fakat peşinen şunu ifade edelim, özgün İslami sosyal çalışmalar en az maddi kaynak ile beraber en saf ( temiz ) maddi güçle yapılandır. Neden mi ? Çünkü gerisi İslami olmaktan çıkar.

Neden az kaynak ile yapılan iyidir. İslami sosyal çalışmalar müslümanların parası ile yapılmaktadır.Zaten objektif şartlarda müslümanların parasal gücü yok az kaynak hususu gerçeği yansıtmıyor diyemeyiz.İster çok , ister az kaynağa sahip olalım israfa girecek hiç bir harcamayı yapamayız.

Yine mevcutlar içinde de o çalışma için en az maliyetli ve en faydalı yöntem neyse onu tercih etmeliyiz.

Yazımda basit örnekler vereceğim , geniş anlamda siz hayal edin.

Müslümanların sosyal faaliyetleri ile ilgilenen bir kurum , gelene gidene bir şeyler ikram edecektir doğal olarak.Bunlar makul olarak nedir ? Sudur , çaydır , ikram olarak şeker , orada bulunan herkesin yediği ortalama bir yemek yeri geldiğinde.Böyle bir mekanın idarecisi çıkıp iyi cins bir kahve , pahalı pastalar vb ikram etse buna para harcasa ne olur , vebale girer. Müslümanların hizmeti için kurulmuş bir mekanda ortalamanın üstü hizmetler , keyf , zevk ve şaşaa için bütçe ayrılamaz.

Haydi şimdi soruyorum Ramazan ayında verilen iftar yemekleri , şahıs veriyorsa istediği otelde versin , istediği sayıda versin. Fakat bir İslami kuruluş iftar veriyorsa çokça ölçüp tartmalıdır.

Şöyle bir yanlış anlaşılma olmasın kalite tabiiki olacaktır , kalitenin maliyeti vardır.Sanatsal ve ilmi çalışmalarda masraftan kaçılmaz.Saman kağıda kötü tasarım afiş yaptırmak az maliyet değildir , sorun estetik güzel bir broşürü haddinden fazla bastırıp , programında tarihi geçtikten sonra elde binlercesinin kalmasıdır , aradaki farkı anlamışssınızdır.

İslami bir kuruluş müslümanların paralarını toplamış ve hizmet üreteceksede yine önce gönüllülük esasıyla bu hizmeti yüklenecek biri veya birileri var mı bu yolu deneyecek. Bilirsiniz bir savaş masrafı için Hz.Ebubekir Efendimiz malının tamamını , Hz.Ömer Efendimiz yarısını getirdi.Bu imkan bulunamadı diyelim mevcut kaynak en makul şekilde ve en çok kişiye ulaşacak şekilde değerlendirilmelidir.

Efendim biz her sene eğitim için program yapıyoruz , yapılabilir , uygun otel seçilir , seçilirken ortalama hizmetlerede bakılır .Tabiki oda sayısı , salonu , havuzu vb bir kriterdir fakat şu kriter değildir her sene bize yakın yerlere gidiyoruz sıkıldık , şuraya gidelim , buraya gidelim. Şu otellerde ekstra şu hizmetler varmış orada yapsak.Bu olmaz bunlar keyfidir , vebaldir.

Saymakla bitmez , insanların bakıp , buruşturup çöpe attığı broşürler , katılımcısı olmayan konferanslar , tanıtım maksadını aşan gösterişe dönüşen reklamlar , duyurular , maliyetli geziler , programlar , ikramlar.
Lüks binalar , lüks tefrişat. İnsanlara daha kolay ve maliyetsiz şekilde ulaşacak imkan varken pahalı yolu takip etmek. Bunların hiç biri özgün ve islami değildir. Bu çalışmalar yapılırken içindekin ziyade pakete para dökülürse bir çok veballer oluşur.

Bir diğer hususta kaynağın bir kuruş dahi suistimale sebebiyet vermeden yerine ulaşmasıdır.Bu konuda insiyatif alanlar çok titiz olmalıdır bir kuruş bile lüzumsuz harcanmamalı bir kuruş dahi geciktirilmemelidir.

Bu konuda misal cenaze mesajları , duyurmak güzel lakin bu işte makul olan altsoy , üstsoy , kardeş ve eş olabilir fakat halası , dayısı , yengesi , bacanağı gibi mesajlar örneğin lüzumsuz bir kullanıma örnektir.

Yine deselerki bir islami sosyal faaliyeti yaparken , parasını karşıladığın , kendi çabanla gönüllü olarak katıldığın bir çalışmada mı olmak isterdin yoksa milyarların girdiği , binlerce kişiye hizmet veren bir organizasyonda mı olmak isterdin.Ben birincisini tercih ederdim niye Hz.Peygamber bir gün namazdan sonra hızla camiden ayrıldı sonra geri döndü , ashap sordu ne oldu Ya Resullullah , yanımda müslümanlara dağıtılacak bir miktar sadaka vardı o aklıma geldi hemen gidip dağıttım. İşte bu kadar hassas olabileceksek müslümanların işleri için verilen paraları yönetelim.Bu işler icin hele hiç talip olmaya gelmez ancak bu görevde birine tevdi edilecektir , Allah o kişininde yardımcısı olsun.Bu konularda çok dikkatli ve titiz olmak gerekir.

Ben zamanında bir STK’ya ait bodrum katındaki eşyaların su basması nedeniyle atıldığına şahit olmuştum misal bu eşyları orada depolayıp , dağıtmayıp mahvına sebep olanlar acaba bu vebali nasıl kaldırırlar diye hep düşünmüşümdür.

Müslümanlar bir araya geldiklerinde artan ilimden , hikmetten toplumdaki düzelmeden konuşmalıdırlar , alınan verilen şeyleri saymakla devamlı maddi mevzuları gündeme getirmekle , her şeyi sayısal olarak ölçmekle çok fazla vakit harcamamalıdırlar.Sadelik , basitlik , özgünlük ve etkinlik amaçlarından sapılmamalıdır.

Meselenin özü anlaşıldı heralde özgün , bereketli ve hayırlı bir çalışma için az maliyetli ve o maliyetin en faydalı ve en hızlı olanını yapmak icap eder.

Gelelim kaynağın saf ve temiz olmasına , herkesce malum kaynak helal olmalıdır ve şüpheli olmamalıdır.

Ne idiğü belirsiz uluslarası fonlardan vb uzak durmak gerekir. Kazancı şüpheli kişilerden bağış alınmamalıdır. Kamu kaynağı kullanılıyorsa daha titiz olmak gerekir.

Müslümanlardan alınan zekat ancak zekat olarak verilecek kişilere bekletilmeden şartsız şekilde ulaştırılmalı bu parayla eşya alınmamalı , inşaat vb yapılmamalıdır.

Müslümanların parası İslami sosyal çalışmalarda ümmete fayda sağlayacak irşad çalışmalarında kullanılmalıdır.Ticarette bir kural vardır tacir basiretli olacaktır , müslümanların işlerini üstlendiysen bu basiret kat kat artmalıdır , amatör hatalar , beceriksizlikler , zarar ve ziyanlar vebaldir.

Müslümanlar için islami sosyal çalışmalar yapılırken sahabe zamanındaki hassasiyeti şiar edinelim. Zamane müslümanlığı değil sahabe müslümanlığını istiyorsak bir şeyler değişmelidir.Yoksa toplumda bir inkişaf değil yeni yeni illetler peyda olmaktadır.

Sadece niyet yeterli olmaz icraatta olmalıdır.Müslümanlar arasında kardeşlik , dayanışma ve birliktelik artacaksa evvela dünyalık kaygılardan ve popüler ihtiyaçlardan kurtulmalıyız.
İhtiyacı olan fakir , fukaraya harcanacak para bekletilmeden ulaşmalı.
Sosyal çalışmalar için harcanan para en az maliyetle gerektiği gibi sarfedilmeli.
Müslümanlar daha fedakar olup maddi desteği artırmalı , maddi harcamalardanda en az faydalanmalıdır.Gerekirse para ve masraf bile talep etmemelidir.
Vicdanlar rahatsız olursa , suistimal olursa bu ne işe yarayacaktır.
Eğer bu konuya müslümanlar özel ehemmiyet verirse işleri kat kat kolaylaşacak ve bereketli bir hal alacaktır.21.09.2017

Mehmet Emin Başalp

BİZANS TARİHİ’Nİ BİLMEK GEREKİYOR

 

images


BİZANS TARİHİ’Nİ BİLMEK GEREKİYOR

Daha çok Bizans olarak bilinen Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul ve en önemli toprak parçasıda bugün bizimde yaşadığımız Anadolu’dur.

Bizans her ne kadar Roma devlet kültürünü devam ettirdiğini söylesede , daha erken devirlerde Grekleşmesi ( Rumlaşması ) ile doğulu özelliklere sahip Hristiyan bir devlettir.

Bizans devleti , Ortodoks mezhebinin oluşumu , din ve devlet ilişkileri bağlamında da incelenmesi gereken bir devlettir.Ortodoksluk’u Bizans devlet yapısı şekillendirmiş ve batının Bizans’a bakışı bugüne kadar yaşatmıştır.Osmanlı Ortodoksluğu niçin korumuş bunu bilmek için bu geçmişi bilmek şart.Bugün belki bu geçmişte yaşanan sıkı rekabet ve çekişme hissedilmemektedir.Oysa Katolik Hristiyanlık , Protestanlıklada şiddetle mücadele etmiştir.Dini çekişme Avrupanın yumuşak karnıdır.Bugün ise İslam dünyasının bu dertten muzdarip olması ise ibretliktir.

Papa’nın ortaçağ Avrupasında , hükümdarlara karşı yüksek otoritesine rağmen Bizans İmparatorları ” doğru inancın koruyucusu ” ünvanıyla bizzat dini anlamda da hem önder hem yönlendirici olmuşlardır.Bazı hükümdarların aldıkları dini eğitiminde etkisi ile bizzat dini tartışmalar içine girmeleri , toplanan kilise konsillerinde görüş beyan etmeleri , taraf olmaları , bazılarının dini içerikli metinler vb yazmaları , dindar hükümdarların din üzerindeki etkilerini inceleme açısından kayda değer örnekler olabilir diye düşünüyorum.

Bizans tarihini niye okumak lazım ?

Birincisi bu coğrafyaya hakim bir devletin tecrübesini görmek açısından elzemdir.

Bizans , Latin istilası sırasında bir dönem İstanbul’u kaybeder , İznik civarında hüküm sürer , bu küçük devlet güçlüdür ama dünya siyasetinde etkisizdir , İstanbul’u geri alınca denkleme yeniden girer. Bu Türkiye için İstanbul’un , boğazların önemini bir kez daha ortaya koyar. Sevr bizi orta Anadolu’ya mahkum ediyordu , yaşaması mümkün olmayan bir devlet tasarlıyordu.

Bizans’ın güvenliği için Balkanlar ve Ortadoğunun önemi müthiştir. Bizans buralardan gelen tehlikeleri bertaraf ettiğinde güçlü olmuş ,buralarda hakimiyeti olmadığında Anadolu güvenliği tehlikeye düşmüştür. Onun için Türkiye’nin Irak , Suriye , İran ile Balkanlar ve Karadeniz sınır güvenliği önemlidir buradaki bir zafiyet kesinlikle devletimizi beka sorunlarına iter.

Bir diğer husus vergi politikasıdır , yüksek vergi her zaman bu coğrafyada bir süre devlet hazinesini güçlendirsede kısa sürede ciddi bir ekonomik ve sosyal krize sebep olmuştur.Vergi politikası bu coğrafyanın ticaretten , sanayiden , turizmden evvel en hassas olması gereken mali politikası olmalıdır.

Bir önemli hususta Bizans güçlü iken küçük arazi sahiplerinin korunduğu ve köylerin güçlü olduğu dönemdir. Bu bize tarım ekonomisinin bu coğrafyada önemini ortaya koymaktadır , şehirlere yığılmış üretmeyen nüfus aynı şekilde Osmanlıyı’da gerileme dönemine sokmuştur.
Tımar sistemi esasında bir Bizans sistemidir ve Osmanlı bu sistemi devam ettirmiştir.Buda Anadolu’da sistemin sürekliliğini ve etkileşimi göstermek açısından önemlidir.

Bizans’ın kendi ordusunun zayıfladığı zamanlarda yabancı asker çağırdığı olmuştur.Bu her zaman devletin başını belaya sokmuştur.Aynı şekilde bu coğrafyaya yabancı asker , askeri üs ve yabancı silah sokulmamalıdır. Bu coğrafyada milli ordu güçlü olmalı , halk askerlikten soğumamalı ve milli silah üretimi ihmal edilmemelidir.

Bizans sarayı diplomasi konusunda uzmandır bazen cephede kaybettiği savaşı masada kazanmıştır , entrikaları ile ünlü bu saray zayıfladığı yüzyıllarda düşmanlarının zaaaflarını kullanarak yüzyıllarca varlığını devam ettirmiştir. Diplomasi bir devlet için olmazsa olmazdır.Bizans saray bürokrasisi de oldukça mükemmeldir zira iyi bir bürokrasi devlette devamlılığı sağlar kötü bürokrasi ise bir kamburdur.Bazen imparatorluğu ele geçiren kaba saba bir askeri bile saray bürokrasisi bir kaç yılda usta bir devlet adamı haline getirmiştir.Bu iyi müşavir , danışman ve memurun önemini gösterir.

Entrika denilince Bizans saray entrikası gibisi bulunmaz , tarihini okurken kitabı bırakamazssınız çünkü “ulan bu imparatorun başına ne gelecek acaba “demekten kendinizi alamazssınız. Bizans tek bir hanedan tarafından idare edilmemiştir çoğu zaman bir komutanın bir saray görevlisinin darbesi ile yönetim sık sık el değiştirmiş , bazı imparatorlar yatak odalarında en yakın arkadaş ve eşlerinin hançer darbeleriyle ölüp gitmişlerdir.Buda idareciler için bir ibret olup bazen en yakınızdan en ağır darbeyi alabileceğinizi gösterir.

Aristokrat , sanatçı ruhlu kendisini ilme vermiş imparatorlar genelde başarısız , otoriter ve iyi komutan olanlar başarılıdır. Bilgi , kültür ve sanat ne kadar önemli olsada devlet başkanlığı tüm mesaiyi bu yolda harcamaya müsait değildir bu coğrafyada iyi bir asker olmaz , cesaretli ve dirayetli olmazssanız devletin çöküşünü izlersiniz ancak.Güçlü liderlik bu coğrafyanın olmazsa olmazıdır.İlim , kültür ve sanat ise desteklenmelidir.

Bu coğrafyada her nedense iç çekişmelerde uzun yüzyıllara dayanan husumetler oluşturmaktadır.Duygusal yoğunluğu yüksek bir coğrafyadır.Bizans dini farklılıkları misal ikona taraftarları ile ikona karşıtları yüzyıllarca savaşmıştır. Yine Osmanlıda da Celali isyanlarının dini içeriği , mezhebi çekişme kaynaklı fay hattı bugün için bile yok olmamıştır.Oysa batı bu konuda bazen daha homojen özellikler gösterebilmektedir.

Bizans bilhassa mimarisi ile bizi son derece etkilemiştir. Hamam bir Bizans adetidir.Yine batının aksine doğu kiliselerinde fakir -fukara kollanmış bu imaret mimarisi Osmanlıda da devam etmiştir. Müzik , yeme – içme hatta tasavvufi etkilenmeler bile mevcuttur. Bizans’ta türbe geleneği vardır. Bizans’tan bize intikal eden İslami figürlerin eklendiği bir menakıb kültürü ile hurafe adetlerde intikal etmiştir.

Bizans Müslümanların Avrupa içlerine ilerlemesi hususunda büyük bir engel teşkil etmiştir. Bizans’a karşı fütühat hareketleri ile eski devirlerde elinde bulunan Mısır , Suriye , Filistin ve Irak İslam toprağı olmuş , Anadolu Türkler vasıtasıyla Müslüman yurdu olmuş , 1300’lerden sonra Balkanlarda ki fütühata rağmen , İslam Avrupa’da diğer memleketlerde olduğu gibi kalıcı olamamıştır. Bizans belası daha 8 ve 9. yüzyıllarda halledilebilmiş ve İslam fütuhatı Avrupa’ya geçmiş olsa çok daha ilkel şartlarda yaşayan Avrupa İslam karşısında direnemezdi. Oysa 1600’lerde kalbine dayandığımız batı ise güçlenme dönemine girmiştir.

Efendim Endülüs niye ilerleyemedi diyebilirsiniz , Endülüs daha erken yüzyıllarda İspanya’yı tamamen ele geçirip Fransa içlerine akın yaparken içten zayıflamış , bir birine düşmüş ve yozlaşmıştır.
Nitekim daha Emeviler döneminde İstanbul kuşatılırken daha sonra iç çekişme nedeniyle Bizans , Şam ve Kudüs’ü geri almıştır. Tabii Bizans güçlü bir devlettir , Sasaniler gibi bir anda yıkılamamıştır. Bunda da ordusunun büyük payı vardır.

Bizans tarihi okumak bize kıyas imkanı verir ve bir çok bölgemize ilişkin tespit yapmamıza yarar.Maalesef tarih müfredatımızda da gerektiği gibi anlatılmamaktadır. Bu hususta daha doyurucu analizler içeren metinler tarih derslerinde yer almalıdır.

Kronolojik savaş tarihleri sıralamasından ve anlamsız bilgilerden ziyade bölgenin siyasi tarihini , siyasi denklemi görmemizi sağlayacak tarihi bilgiler bilhassa lise tarih kitaplarında yer almalıdır. Güçlü bir Türkiye nasıl olur şuuru tarihi örneklerle zenginleştirilmelidir.

Bu hususta Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan Prof.Dr.Fikret Işıltan’ın Türkçe’ye çevirdiği George Ostrogorsky’nin Bizans Devleti Tarihi kitabını tavsiye ederim.

Not : Kitap ağır bir kitap olup tarih altyapısı istemektedir.Aksi halde popüler bir tarih kitabı akıcılığı ve sadeliğinde olmayıp uzundur.

Mehmet Emin Başalp

İslami Sosyal Çalışmalarda Özgünlük Sorunları – 5 ( Fanusta Yetişme )

images (13)

 

İSLAMİ SOSYAL ÇALIŞMALARDA ÖZGÜNLÜK SORUNLARI – 5 ( FANUSTA YETİŞME – TERARYUM )
İslami sosyal çalışmalarda fanusta yetişmiş , kendini bir kabuğa çekerek fanusta yaşamaya başlamış ve alışmış kişilerin yani hayattan ve gerçeklikten kopmuş kişilerin yönetici ve yönlendirici olduğu çalışmalardaki sorunlara değineceğiz. Tabi bu hususları örnekleme suretiyle anlatacağız.
Fanusta yetişen kişilerin İslami sosyal çalışmalara etkilerinden bahsettiğimiz için öncelikle din algılarındaki garipliklerden bahsedeceğiz. İslam’da bilindiği üzere Kur’an , sünnet , icma ve kıyas gibi dört delil vardır ve din bu deliler üzerine bina edilmiştir.Birde şiar denilen ayırıcı özellikler vardır onlar üzerinde de hassas olmak gerekir. Misal “ ezan “ gibi “ selam “ gibi.
Bir kişi dinin doğruları üzerine din anlayışını , dinin şiarı üzerine kendi şiarını belirlemesi gerekir. Elbette her insanın farklı zevkleri , alışkanlıkları , örf ve adetleri de vardır ve bunlarda son derece doğaldır. Fakat fanusta yetişen kişiler genel çoğunluğun aksine kendilerinin kabul ettiği bu gibi simgesel adet ve ritüellere adarlar kendilerini.
Örneğin İslami bir sosyal çalışma yapılacak bir kitabın okunması kararlaştırılsın , mutad şekilde de okunabilir mi ? okunabilir. Fakat bu bir süre sonra o kitaptan başka kitap bir okumamaya , o kitabı okuyanlar o kitabı yere göğe sığdıramamaya sebebiyet verirse fanus ortamı gelişmeye başlar. Fanusta yaşayanlar bu kitabı okumakla en doğru işi yaptıklarına ve bir aşama sonrada o kitabı okumayanların yanlış yaptıklarına inanmaya başlarlar.Sonra düşünürler ki herkesin bu kitabı okuması için çalışmalar yapalım , organizasyonlar yapalım ve sonunda ortaya garip şeyler çıkar. Oysa İslami İlimleri öğrenme ve yaşama gayesinden sapılmasa bunların hiç biri ortaya çıkmaz.

 
Yine belli bir kıyafetin , saç sakal şeklinin , dua biçiminin vs daha İslami ( ! ) olduğu düşünülerek uygulanması kararlaştırılabilir mi ? kararlaştırılabilir. Bu belli bir amaç doğrultusunda yapılırken daha sonra yine en doğru usulün bu olduğu , bunları yapmayanların yanlış yaptıkları gibi bir algı gelişince , yayabilme potansiyeli varsa yaymaya , yayma potansiyeli yoksa iyice içe kapanmaya yol açan garip çalışmalar yapılır. Oysa Kur’an ve sünnet ölçeğinde bir sosyal yaşam gayesi olsa bunların hiçbiri ortaya çıkmaz tabii bir süreklilik olur.
Bu gibi din algısına eklemlenen anlayış ve adetler sonucu kişiler giderek kendi garip anlayışlarını keskinleştirme yoluna giderler. Kot pantolon giyen birinin dalalette olduğundan tut yaptıkları bir organizasyonun en mühim dini vazife olduğu gibi hususlara insanları inandırmaya çalışırlar. Bir şeyi tenkit etmek ve bir şeyi övmek ile bir şeyi sapkınlık olarak değerlendirip bir şeye üstünlük atfetmek farklı şeylerdir. Bu aradaki farkı kaybedenler ise İslami sosyal çalışmalara zarar vermekte olup özgün ve özgür olmayan olabildiğince kalıplaşmış , dogmalaşmış anlayışlarda ısrar etmektedirler.

 

Dini anlamda farklı algı organizasyon alanında da kendini gösterir. İnsanların istişare yoluyla , sosyal sorunlar için geliştirdikleri metotların hiç biri en doğru çalışma olmayabilir , o insanlarda seçilmiş insanlarda değildirler. Eğer bunun aksine inanırlarsa ve bu kalıpla yetişmişlerse sorunlar başlar. Oysa İslami özgün sosyal çalışmalar kişilere , mekanlara , ülkelere ve zamana göre değişiklik gösterebilir , zamanla değişmesi de gerekebilir ve değişiklik gösterme potansiyeline de sahip olmalıdır.İslami sosyal çalışmalar böyle olursa özgünlük ve yaygınlık kazanırlar.
Örneğin bu alanda da , yeni eğitim metotları doğrultusunda eğitim çalışmaları yapılıyorsa bu alanlarda çalışmalara çeki düzen vermek gerekir. Kimi çalışmalar ihtisas gerektiren ilmi çalışmalar olabilir. Şimdilerde bu çalışmalar bu alanda formasyon sahibi eğitimciler tarafından , belli bir müfredat dahilinde nezih ve ferah mekanlarda yapılırken ille adının geleneksel bir ad olması , ille belli bir oturma şeklinde , ille bir takım ders materyalleri ile yapılması konusunda ısrar bu fanus düşüncesinden sıyrılamamadır. Burada da şöyle bir yanlış anlaşılma olmasın modern olan iyidir geleneksel olan kötüdür gibi bir anlayışta değilim.Gelenekli olan elbette en iyisidir ama geleneksel olmak küçük bir fanus oluşturup içerisinde yaşamak değildir dolayısıyla bir süre sonra bu yapılar kişileri gerçeklikten koparacaktır.Bu yapılar daha da küçülecekler , apartman dairelerinde , bodrum katlarında faaliyet gösterecek kadar bir yayılım gösterip toplumda ilmi bir saygınlığı da olmayan ilker ( iptidai ) yapılara evrileceklerdir.
Eğitim metotlarının geneli ise yaygın halk eğitimidir.Yaygın halk eğitiminde fanus ortamından yetişme kişilerin zararı genel ve sürdürülebilir bir başarıya sahip olamamalarıdır.Nasıl dar bir muhit içinde yetişip ülkenin çok uzak ve zor ve imkansızlık içerisinde göreve giden bir yönetici zorlansa da bir süre sonra ortama alışacaksa da esas mesele dar bir muhit içerisinde yetişip rahat şartlar altında hizmet üretmesi istenen yöneticinin bir türlü istenen başarıyı sağlayamamasıdır.Başarı olmayınca idare ve anlayış tarzı tamamen başkalarının faaliyetleri üzerinden değerlendirme yapmaya yönelir. Tenkitle başlayan bu akım daha sonra aşağılamaya , şüphe uyandırmaya , kendini büyük görmeye , beğenmeye kadar gider. Herhangi bir veriden ziyade vehme dayalı bu iddialar ile etrafı kötüleme hastalığı oluşur. Etraf kötüyse tek bir iyi kalmaktadır oda kendisi veya kendileridir. Bizim dediğimiz doğru , bizim çalışmamız doğru , bizim yayınımız doğru vb.
Oysa cihanşumul ve çağları aşan fikir , gönül ve siyasi önderler , akımlar ve yapılar fanus ortamında yetişen kişilerin harcı değildir. Çünkü bu iddiaya girişmek deneyim , birikim , tecrübe , güç , çalışma ve zeka isteyen kriterleri oluşturulmuş hayli zor bir çağrıdır.İçerisinde bu vasıf ve vasıfta kişiler bulunmayan fanus ortamını bütün bir dünyaya teşmil etmek gayretine düşen , büyük büyük konuşan kişiler ancak gülünç durumlara düşerler.Yapılan çalışmaları aşağı çekerler.
Fanusta yetişen kişilerin düşünce dünyaları da hayli sorunlu olup fikri sabitlerle yaşamaktadırlar.Herhangi bir zihinsel gelişime yönelik çalışmaları olmadığı gibi bu yönde de herhangi bir amaçları yoktur.Bilgi birikimi olmadığı gibi , dış dünyaya da kapalı oldukları için insanları da tanımazlar ve insanlardan çekinirler.
İslam’ın evrensel mesajları herkese ulaştırılması gerekirken , İslam adına yapılan çalışmaları insanları kategorize ederek kapatmaya çalışmak ve kötü görmek fanus ortamının bir sonucudur.İnsanların günahkar olmaları sebebiyle aşağılanması , alışkanlıkları nedeniyle dışlanması , fikri yapıları nedeniyle ötekileştirilmesi , insanları sevmekten ziyade şüphe duyan bir anlayışı getirir.Bu kişiler kendilerince bir muteber insan grubu ile muteber olmayan insan grubu oluştur. O kriterlere göre insanları sınıflar ve toptancı bir yaklaşımla bu kişileri değerlendir.Bu halihazırda Kuzey Kore’de uygulanan bir sistem olup devletin vatandaşları devletin ideolojisi gereği iyi vatandaş , kötü vatandaş , orta vatandaş gibi sınıflandırmasına benzer , bilindiği üzere Kuzey Kore dünyaya kendini kapatmış ,insanları bir fanusta yaşamaya mecbur etmiş bir rejimdir.
Bu bazen o kadar ileri gider ki aynı düşünce yapısında olan kişiler arasında klikleşme ve hizipleşme yaşanır. İslam dünyasının yeniden ayağa kalkması için özgün İslami sosyal faaliyetler yapılması gerekiyorsa bu türlü anlamsız ayrımlardan , sıkıntılı , takıntılı kişilerden kurtulması gerekmektedir.
Düşünce sınırlarını aşabilen , fanus ortamından ziyade her yerde ve mekanda kendini temsil edebilen , görüşlerini ifade edebilen ve kabul görebilen insanlar ancak 8 milyarı bulan insanlığa seslenebilirler ve mesajlarını verebilirler.
İslami sosyal çalışmalara yön veren kişilerin insanları fanusta yaşamaya zorlamasına izin verilmemelidir.Bu insanlardan kurtulmak zorundayız , bu insanlar ıslah olmazlar , idare-i maslahat bu konuda hiçbir ilerleme sağlamaz. İnsanları körelten , kurutan yaklaşımlardan uzak durmak , Müslümanlar arasındaki ön yargıyı kırmak , iletişimin sağlıklı ve karşılıklı olduğu bir çerçeveyi çizmek zorundayız. Müslümanları dar muhitlerine kapanan , evhamlı , hareketsiz , donuk , karamsar kişilerin eline mahkum etmeden o eski fütühat çağındaki heyecana kavuşturmalıyız.
Müslümanlar hareket etmeli , denemeli, buluşlarımız heyecan vermeli , birliktelikten kaçmamalı , konuşmalı , düşünmeli , sınırlarını zorlamalı , küf tutmamalı , pas tutmamalı , yılmamalı , heyecanı bitmeyen , azmi sönmeyen , maceracı ve araştırmacı ruhunu kaybetmeyen engin denizlere yol açan , hassas , dili tatlı , yüzü gülen bir insan topluluğu olması için gayret etmeliyiz.
Mehmet Emin Başalp

İslami Sosyal Çalışmalarda Özgünlük Sorunu – 4 ( Karmaşa )

 

İSLAMİ SOSYAL ÇALIŞMALARDA ÖZGÜNLÜK SORUNU – 4 ( KARMAŞA )
İslami sosyal çalışmalarda özgünlük sorunlarına devam ediyoruz bunlardan birisi de amaçlar ile kurumlar karmaşasıdır. Karmaşadan kastım belli bir düzen dahilinde gittiği sanılan şeylerin özünde bir karmaşa yattığı ve sonucunun nereye gittiğinin kestirilememesidir.Sonuç olarak ucube ve uyumsuz faaliyetler bütünü ortaya çıkmakta , kaliteli , özgün , kalıcı etkiler bırakmamaktadır. Bunun sebebi de hedeflerde çeşitliliğe giderken gerekli yapılanmanın sağlıklı şekilde yapılmaması ve eklemlenme suretiyle bu işlerin yapılabileceğinin sanılmasıdır. Karmaşa halinde özgün çalışmalar çıkmaz.Dünya düzen ve intizam üzerine kuruludur. İslami sosyal çalışmalarda da kurumlar sık sık değişirse , anlayışlar sık sık değişirse , hedefler sık sık değişirse çıkan sonuçta olabildiğince değişmektedir. Değişimler domino etkisiyle daha farklı sonuçlara evrilmektedir.Maalesef özgünlük kaybolmakta sonuçsuz , nefessiz , soluksuz çalışmalar ortaya çıkmaktadır. Bunun göstergesi de yıllardır sayısal anlamda hem gönüllü hem kurumsal anlamda artışlar olmasına rağmen özgünlüğün , özelliğin , kalıcılığın azalmasıdır.
Gençlikten başlayalım , malum eskiden talebe cemiyetleri ile bir takım faaliyetler yürütülmüştür. Gençlerin aktif olduğu , fikri derinliğin , heyecanın ve aksiyonun eksik olmadığı bu yapılanma biçimi çeşitli sebeplerle etkinliğini yitirmiştir. Fakat gençlerin etkinliği sanki kuruma bağlıymış gibi gençler İslami sosyal faaliyetlerin öncüsü ve öznesi iken bu konumlarını kaybetmişler ve çeşitli çalışmalarda obje haline gelmişlerdir.Bu büyük bir enerji , hareket ve heyecan kaybıdır.
Ülkemizde uzun yıllardır İslami sosyal çalışmalarda aktif , özgün ve etkili bir gençlik çalışması bulunmamaktadır. Bunun sebebi nedir ? ,sebebi gençlerin olması gereken pozisyonda ve kurumlarda uzun zamandır olmayışlarıdır. Bir kurumun adının da gençlik olması orayı bir gençlik çalışmasının merkezi haline getirmez hakeza yeniden talebe cemiyetleri ile de aktivasyonun sağlanması da mümkün değildir. O zaman ne yapmak gerekir , gençler sosyal çalışmaların yüzü olacak , dili olacak , eli olacak , kolu olacak , ayağı olacak. Gençlere yönelik faaliyet yapılmasının artık amaç olmaktan çıkması gerekmekte olup insanlığa yönelik faaliyetlerde gençler temsil pozisyonunda yer almalıdır. Bu anlayış değiştirilmelidir yoksa İslami sosyal çalışmalarda zamanla bir taban kalmayacağı gibi nasıl metruk binalarla dolu terk edilmiş köyler kasabalar varsa kurumlarda ileride bu hale gelebilir. Gençlik çalışmalarındaki teşkilatlanma ve anlayış hataları gençlik çalışmalarının özgünlüğünü ve etkisini kaybetmesine sebebiyet vermiştir. Gençler ile yaşlılar kurumlarda yer değiştirmiştir. Gençler edilgen ileri yaş grubu ise etken hale gelmiştir. Bu nedenle bir talebe cemiyeti etkisinde , gücünde , heyecanında , organizasyon becerisinde gençlik yapılanması kalmamıştır.
İslami sosyal çalışmalarda etkin iki kurum vardır , dernekler ve vakıflar. Eski adıyla cemiyet , yeni adıyla dernekler ne iş yapar. Dernek belirli bir amacı gerçekleştirmek için insanların bir araya gelip kurdukları hukuki bir yapıdır. Derneklerin çok sayıda amacı olabilir biz burada İslami sosyal çalışmalardan bahsettiğimiz için bunların görünümüne , gelişimine ve şu anki durumuna bakalım ayrıca gidişat nedir ona ilişkinde birkaç söz söyleyelim.Şimdi buradaki karmaşa had safhadadır.Dernek ile vakıf kurumları bir birine karışmıştır.Bu sebeplerle dernekler , vakıflar , partiler , eğitim kurumları özgünlüklerini yitirmektedir.Kurumlar hangi faaliyet için kurulduklarını ne yapmaları gerektiğini , özlerine inerek çözmek durumundadırlar. Basit bir anlayış farklılığı ile çok şey değişir.Bir yerde faaliyet artırmanın kaliteyi getirmesi mümkün olmayıp aksine karmaşayı getireceği açıktır.

İslami sosyal çalışmalarda kurulan derneklerin genel amacı yaygın halk eğitimidir. Terminoloji olarak irşad hizmetidir de diyebiliriz. İrşad nedir ? Müslümanlara dini vecibelerini hatırlatmak , bu vecibelerini ifaya davet etmek , bu vecibelerin yerine getirilmesi için uygun şartları sağlamak , İslami şuuru canlı tutmak vs şeklinde özetleyebiliriz.yani bu minvalde A’dan Z’ye her türlü çalışma bu kapsama girer.Artık bu yaygın halk eğitimini hangi amaçla ve araçla yapacakları o derneğin kapasitesine ve anlayışına kalmıştır. Şimdi bu çalışmalar lokal düzeyde kalsa herhangi bir sorun olmazdı lakin değişen dünyada iletişim artmış , sınırlar kalkmış , amaçlar hedefler çeşitlenmiş artık dernek anlayışını dönüştürmek , geliştirmek gerektiği anlaşılmıştır. Bu değişim rüzgarları İslami sosyal organizasyonları da etkilemiştir. Kimi kendini yenileyebilmiş kimi ise yenileyememiş ve ilkel halde kalmıştır. Fakat esas sorun yenileyenlerin , değişenlerin gerçek bir değişim ve yenilik yaşayıp yaşayamadığıdır , yapısal sorunların varlığıdır. Meşhur fıkradır , devekuşuna yük taşı demişler ben kuşum demiş e o zaman uç demişler ben deveyim demiş. Yani deve misin ? kuş musun ? İslami sosyal organizasyonlar devekuşuna dönüşmüştür. Bir çok kurum ucube bir yapıya dönüşmüştür. Özgün yapıların zıddı olarak ucube diyorum , acayip anlamında.
Nedir bu ucubelikler ? genel İslami şuur ve eğitim amacında olan kurumların fakir fukaraya yardım işine girmesi , il içinde , ülke çapında hatta uluslar arası çapta çalışmalar yapması. Bakınız bu işin doğrusu bunların vakıf hizmeti olmasıdır , vakıf hizmetleri tüm Müslümanlara herhangi bir şart öne sürmeksizin sürekli yapılır , vakfın kapısı kapalı olmaz. Bir aşevi açarsın fakir fukara yemeğini alır , bir kurban organizasyonu olur fakir fukaraya dağıtılır , kömür dağıtılır , öğrenciye burs dağıtılır vs. Bu gibi faaliyetlerin dernekler üzerinden yürütülmesi ve o dernek ile bağlantılı bir takım iç kriterler belirlenmesi , bu faaliyetlerin o derneğin organizasyonlara da eklemlenmesi , kullanılması çok etik değildir. Bu faaliyetin derneklere eklemlenmesi yerine vakıf çatısı altında devam etmesi gerekir. Vakıf ile derneğin farkı olmalıdır.
Vakıf kurmak gerekirken dernek kurulduğu gibi dernek kurmak gerektiğinde de vakıf kurulmaktadır. Dernekler bir takım fikir organizasyonları şeklinde teşekkül edebilir , filan düşünce derneği , filan amaçlar derneği vb gibi kişiler buralarda oturup kendi aralarında fikri mülahazalar , çalışmalar yapabilirler , bunları topluma iletebilirler. Toplumdaki aksaklıkların giderilmesi , şuurun artması vb amaçlanabilir.Lakin burada da bir ucube anlayış son yıllarda gelişmektedir. İslami anlamda da bu düşünce temelli vakıflar kurulmaktadır. Yasal olarak bir engel olmasa da bu tip konularda İslami anlamda vakıf kurulamaz. Bilmem ne politik , stratejik , araştırma , geliştirme amaçlı vakıflar kurmanın anlamı yoktur bunlar derneklerin amacıdır. Bu tür vakıflar yaygınlaşırsa İslami vakıf anlayışı zedelenir.
Ucubelikler bitmek bilmemektedir genel amaçlı eğitim çalışmaları düzenlemek amaçsa formel eğitim ile yaygın halk eğitimi de birbirine karıştırılmamalıdır. İlmin saygınlığı vardır , bir eğitim merkezi , bir araştırma merkezi bir kütüphane kurulduysa orada amaç eğitimdir , ilimdir. Odaklanılması gereken amacın dışına çıkılmamalıdır. Fakat görünüş öyle mi ; Eğitim merkezinin başındaki şahıslar görüyoruz son yıllarda konferans , konferans gezmekte , tv , tv dolaşmakta.Eğitim harici bir çok konuda görüş ifade etmeler. İlmi amaç gütmemektedirler bu son derece tehlikeli bir gidişat olmuş ülkemizde son yıllarda dini – fıkhi tartışmaların göbeğinde bu ucube anlayışın faaliyetleri sebebiyet vermektedir.
Efendim dernekler bir Kur’an Kursu’na yardım etmek , bir caminin yapım , bakım , onarımı , bir yurt vb inşası gibi sebeplerle de kurulabilir. Lakin buradaki acayiplikte bu dernekler teknik anlamda dernekler olup hedef bir kitlesi yoktur ama zaman şahit oluyoruz , çeşitli açıklamalar , planlar , projeler vs , soluksuz kalacağı açık olan yaygın anlamda faaliyetlere söz konusu yapıların girişimde bulunması amiyane tabirle işgüzarlıktır.
İslami sosyal çalışmalar parti çatısı altında da yürütülebilir. Parti de siyasi amaçlı dernek demektir aslında ama ayrı bir yapılanması vardır ve siyaset için özgülenmiştir. Kurması da o kadar zor değildir. Bu sefer dernek ile parti , vakıf ile parti bir birine karışmaktadır. Siyaset mi yapacaksın , siyasi söylemde bulunacaksan parti kuracaksın veya bir partiye gireceksin. Burada şöyle yanlış bir anlaşılma olmasın bir derneğin ve vakfın siyasi bir yorumlamada bulunmasını kastetmiyoruz. Bir eğitim derneği , eğitim politikaları hakkında yorum yapabilir , belli parti ve siyasetçileri de destekleyebilir vb siyaset ise devlet işlerini yürütme maksadıyla bu işlere talip olmadır , bir dernek veya vakıf hem kurumsal hem de idareci ve üyeleri ile devlet işlerini yürütmeye , düzenlemeye talip oluyorsa siyasi çalışmalarını bu kurumlar ile değil kurumdan bağımsız yapmalıdırlar. Daha açık ifade edeyim siyaset için İslami sosyal organizasyonlarda yer almak bir basamak olmamalıdır onun için mesleki kuruluşlar , işadamı , sanayici vb gibi kurumlar , kültür sanat vb ile kurumlarda yer alabilirsin ama yaygın İslami bir amacı olan kurum ise siyasi amaçta yer alamaz.O zaman yozlaşır , itibarı , heybeti gider.
İslami olan her şey yerli yerinde , kaliteli olmalıdır. Bir yayın yapılacaksa en iyi yayın , bir kitap çıkacaksa en iyi kitap çıkmalıdır. Derneklerin ve vakıfların kitap , dergi , yayın ,tv , radyo , internet sitesi vb gibi işlere girişecekse bu konuda uzmanlaşmış kurumlar kurması gerekmektedir. Falanca derneğin bir programda dağıtılmak üzere broşürden hallice bastırdığı kitapçığın vb dağıtılması gibi faaliyetler kaliteyi ve özgünlüğü düşürmekte , basitliğe ve ucuzluğa meydan vermektedir. İslami yayıncılık son yıllarda hem nitelik olarak gerilemiştir.Sebebi de bu hususa gereken önemin verilmemesi bunu yan bir uğraş gibi görmek ve uzmanlaşmış kuruluşlar kurmamaktır.
Dernekler ve vakıflar ticari kazanç elde edebilirler , ticari kazanç elde etmek için şirketleşebilirlerde bunlar son derece doğal ve makul çalışmalardır. Amma burada din satılmamalıdır.maalesef son yıllarda buradaki yozlaşma istismar maksatlı , dini , uhrevi anlamlar yüklenmiş bir takım malzemeleri pazarlamaya yönelik çalışmalardır.Bu tip çalışmalar güven sorununu devamında getirir.
Bir hususta son derece karmaşık ve uyumsuz çok sayıda amacın ve çalışmanın bir kurumda toplanmasıdır.Bir kişi hem gazeteci , hem doktor , hem avukat , hem çiftçi , hem imam , hem müteahhit hem akademisyen olmaz. Bir taraftan bakıyorsunuz sağlıktan bir çalışma öbür taraftan inşai faaliyetler , geziler , konferanslar derken medya çalışmaları vb bir karmaşa halinde her alanda parça parça faaliyetler devam etmektedir.Önemli olan Hadis-i Şerif’te de belirtildiği üzere çalışmaların az da olsa devamlı olması düsturudur. Bir sene çalış çabala bir faaliyet yap ama seneye yok niye enerji bitti , nefes bitti.Olmaz İslami anlayış bu değildir , faydası yoksa bir işten vazgeçilir yoksa bu düzensizliğin bir vebali olur.

images (8)Söz kıymetlidir , yazı kıymetlidir , eser kıymetlidir , fikir kıymetlidir. Eşref-i mahlukat olan insan kıymetlidir. Sosyal organizasyonlar insan öğüten bir karmaşa çarkı haline gelmemelidir. Bunların sebeplerinden biri de çalışmaları bir birine karıştırmaktır. Topluma hizmet edenlerin kafası , unorganizasyonu karışmamalı ki toplumunda kafası karışmasın , taliplisi çıksın , fayda üretilsin. Domatesi serada , saksıda yetiştirmeye çabalamayalım , bir bahçede yetiştirelim güzel , doğal , faydalı bir domates olsun , yetiştirende , alanda , satanda memnun olsun.24.08.2017
Mehmet Emin Başalp

İslami Sosyal Çalışmalarda Özgünlük Sorunu -3 ( Sünepelik )

IMG_0371

İSLAMİ SOSYAL ÇALIŞMALARDA ÖZGÜNLÜK SORUNLARI – 3 ( SÜNEPELİK )
Yazılarımızda İslami çalışmaların genel gidişatından ziyade tıkanma noktalarından biri olan özgün çalışmalar yürütemememin sebepleri üzerine fikir beyan ediyoruz.
Özgünlük neden önemli lütfen bir düşünelim. Özgün ve orijinal olmayan şeyin yerine sahte , yapay , kopya , taklit olanı gelir.Ondan sonra şikayetçiler başlıyor ağlama ; bu niye böyle , bu niye şöyle , bu gençlik niye heba oldu , Müslümanlar niye duyarsız , ahlakımız bozuldu , maddiyatçı olduk , mala mülke sefaya daldık falan filan diye.Çünkü senin etrafta gördüğün özgünlüğünü kaybetmiş organizasyonlar sahte ve yapay , onlardan sonuç çıkmaz içine aldığı insanı kamil hale getirmez , aleme nizam vermez , derde deva , sadra şifa olmaz.
Özgünlüğümüzü yeniden kazanmalıyız , özgünlüğümüzü kazanmak için özgürlüğümüz kadar mücadele etmeliyiz.
Daha önce İslami sosyal çalışmalarda yaşlı yönetiminden kaynaklı durağanlık ve jenerasyonlar arası kopukluktan bahsettik. Köylüleşme temayülü ile de insanlarla sağlıklı iletişim kurulacak diyaloğun ve metodun geliştirilemediği , ucuzluğun ve basitliğin , gösteriş meraklılığı ve sığ insanlar eliyle yayıldığını anlattık. Bu seferde İslami sosyal çalışmalarda özgünlüğe engel sebeplerden biri olan sünepeliğe değineceğiz.

 
İslami sosyal çalışmaları adeta bir kanser gibi saran sünepeliği ve ayrık otu gibi her yerde biten sünepelerin verdiği zararları anlatacağız.
Konuya bir romanla başlayacağım , çünkü konumuzu hayli ilgilendiren bir roman Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “ Saatleri Ayarlama Enstitüsü . “ Bu romanı tekrar tekrar okumada fayda var birde bu gözle okuyun diyorum , İslami sosyal çalışmalara doluşmuş niteliksiz kişileri , niteliksiz organizasyonları fark edeceksiniz.
Bu romanın baş kahramanlarından Hayri İrdal kendini nasıl tasvir ediyor “Ben insanların en naçizi ve manasızı, karımın, vaktiyle enstitümüzün kurulmasından evvel hakkımda kullandığı dille, en sünepesi……” Hayri İrdal kendinin sünepe olduğundan haberdar amma bu enstitü vasıtasıyla itibar , makam , mevki ve gelirde elde etmiştir. Sünepeler için bulunmaz fırsatlardır bunlar , kendi başına hiç olan , bir gölge olan insanlar ortaoyunumuzdaki üslupla “ evet efendim ,öyledir efendim , münasiptir efendim “ diye diye önemli kişi oluyor , idareci oluyor , ahkam kesiyor , çıkıyor kürsüye hitap ediyor , baş çekiyor , organizasyon kuruyor , analiz yapıyor , yazıyor , çiziyor. Gerisi de bu sünepeleşme akımına kapılıp susarsa işte ortaya özgün değil vasat altı işler çıkıyor. İnsanda yetişmiyor.
Bakınız bugün İslami sosyal çalışmalarda elinden iş , dilinden hikmet beklenecek , ufuk açacak kişilerden ziyade yönetilmeye muhtaç kişiler baş çekmektedir. Bu kişiler güdülmeye , birine yaslanmaya , şunu şöyle yap bunu böyle yap demeye muhtaç kişilerdir. Susar , çekinir , korkar , eleştiremez. Görgüsü , bilgisi , kültürü vasat altıdır. Bu kişiler insiyatif alamazlar , kendi fikirleri olmaz , kimin peşinden gideceğini kestiremez , iki lafı bir araya getiremezler . İç dünyalarında bir heyecanları , bir dünya tasavvurları yoktur , onları harekete geçirecek bir hayalleri , hedefleri , idealleri yoktur. Onlar İstanbul’un fethini düşünemezler onlar obada ki keçilerin , koyunların sütünün sağılması işinde titizlik gösterirler. Bu kişilerin içinde heyecan , şevk , gayret , dava şuuru yoktur çünkü öz ve cevher yoktur. Klişelerin sözcüsüdürler , tekrara düşerler. Her şeyi duruma göre meşrulaştırabilen , ilke ve ahlaki yapısı çelik gibi olmayıp lastik gibi olan omurgasız kişilerdir. Bu kişilerin herhangi bir haksızlık karşısında sesi çıkmaz , bu kişiler Müslümanlar için bir fedakarlıkta bulunmazlar ancak kendi görevleri neyse fedakarlıkları da o kadardır , görev biter iş biter. Kardeşlikleri zayıftır çünkü onu da vazife gibi görürler. Teşkilatçılık adı altında inşa edilen bürokraside emeklilik beklerler ve bu teşkilatlardan da sadra şifa icraatlar çıkmaz.

 

 
Bugün İslami sosyal çalışmaları organize eden binlerce kişi , katılımcı seviyesinde milyonlarca kişi varken ne bir Müslüman dava adamı yetişiyor ne de bu ruh artıyor. Görev alan binlerce kişinin Müslümanları miskinleştirmeye hakkı yok diye düşünüyorum. Miskinleşme derken fikri bir miskinlik ve onun sonucundan bahsediyorum ve icraatta da çekingenlik ile ortaya çıkan sünepelik özgün çalışmalar yapılmasına engel olmaktadır. Bu anlayış , bu atalet hızla yayılıyorken gidişatı durduracak kişiler değil , aksi gelişmeleri durduracak kimselerin varlığı da üzücüdür.

 
Bugün , bir Mehmet Akif , bir Babanzade Naim var mı fikir öne sürecek , bir Necip Fazıl var mı çile çekecek , bir Fethi Gemuhluoğlu var mı adında petrol geçen vakıftan muhabbet saçacak , bir Ali Ulvi Kurucu var mı , yazdığı şiirden peygamber sevgisi akacak , bir Cahit Zarifoğlu var mı , Müslümanların acısından kıvranacak daha çok isim sayılır bunlar zirve isimler fikir adamları yerel ölçekte de belki binlerce kişi vardır bir öğretmen , bir imam bir gönül insanı bir hayırsever bir bekçi bile Müslümanların davasını dava edinmişse , haktan , hakikatten başını kesseler ayrılmamışsa , yalandan , riyadan , gösterişten uzak kalmışsa , mert olmuşsa , adam olmuşsa , yoklukta , varlıkta nice fedakar , gayretkeş çalışmalar yapmışsa İslami sosyal çalışmalar az kişiyle bile çok yol kat etmiştir.

 
Bu hususlar konuşulurda duymuşsunuzdur , rahmetli filan amca şu caminin bu yurdun yapında ne gayretler gösterdi , falan bey zamanında bu çalışmalar için bizi gece gündüz demez arabasıyla getirir götürürdü , o öğretmenin sınıfından kimler yetişmedi ki , o cemiyet zamanında üniversite gibi çalışır , okul gibi çalışırdı , biz o arkadaş grubuyla sabah akşam ilim tahsil ederdik , onlar zamanında şu Müslümanların yardımına koştu vb gibisinden.
Örnek alınacak kişiler bu insanlar değil miydi , bugüne adapte edilmiş hali değil miydi ? Oysa kimi zaman titrine , diplomasına bakılan ama genelde herhangi bir meziyeti olmayan kişilerin kurumsallaşma kültürünü bozmadıkları , teşkilatlanma bürokrasisini aksatmadıkları , küçük hedefleri başarılı yürütmeleri nedeniyle başarılı addedildikleri bir sistemle İslami sosyal çalışmalar ilerlemeye çalışıyor. Maalesef sünepeleşme yaygınlaşıyor.

 
Bugün geçmiş yıllarda yapılanlardan daha ileri derinliğe sahip çalışmaların yapılamamasının sebebi nedir acaba diye düşünmek gerekiyor.Çalışmalar , organizasyonlar , teşkilatlar niye zayıflamıştır.İnsanların sözleri niye hafifleşmiştir.
Çünkü ;

 
Yine bu romandan devam edelim diğer niteliksiz ama icraatçı enstitü müdürü karakter olan Halit Ayarcı ne diyordu romanda “dostumuza kendisine gore bir is bulun… dedi. calismamasi icap eden, ataleti muessese icin faydali bir is… o zaman mesele hallolur. “ gerçekten muazzam tespit ataleti , tembelliği , sünepeliği müesseselerimiz için faydalı olacak insanları seçiyoruz. Malum hareket ve devinim zor idare edilir , problem çıkar . İşler bu anlayışla gittiği için her yer Hayri İrdallar’la dolmuş her kurum neredeyse Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne dönüşmüştür. Basit mevzuların dahi günlerce istişare edilebildiği bir anlayış yerleşmiştir. Onlarda insanları boş işlerle meşgul ederek bu meşguliyetten zaman ve itibar kazanmaktadırlar. Maalesef bu fasit daire ( kısırdöngü ) kırılamamaktadır.

 
Kimse bir şey demese emekli oluncaya kadar evinden işine gidecek birine hasbelkader biri gel sana ihtiyaç var dendiğinde geliyor , şurada şu yapılacak denirse yapıyor , şunu şöyle yap derlerse öyle yapıyor , böyle yap derlerse böyle yapıyorsa ve artık git dendiğinde gidiyorsa buradan özgünlük çıkar mı soruyorum ? Çıkmaz bir garabet çıkar ortaya ancak.
Yine bu romanda bir söz daha vardır “ Şöhret afet olduğu kadar da vesile-i rahmettir “ diye bu anlayışla bu sünepe insanlar grubu bu şöhretten istifade etmek suretiyle toplum içinde saygınlık edinmekte ve kendileri de toplum içinde önemli bir yer edindiklerini düşünmektedirler. İslami sosyal çalışmalar maalesef bu anlayışla kişilerle dolmakta bu anlayışta ise kişiler çalışmaları sürükleyememekte ancak idare etmektedirler.Özgün , orijinal etkili çalışmalar yapılamamaktadır.

 
İslami sosyal çalışmalarda mert insana , sesi gür insana , hakkı haykıracak insana , ahlakı çelik gibi olan insana , dertlenen insana , derdinin , davasının adamı olmuş insana , fikri ve zihni temiz , ahlakı çelikleşmiş , cüceleşmemiş , küçülmemiş , eğilmemiş , bükülmemiş , adam gibi adamlara ihtiyacımız var ki ; oturdukları yerde muhabbet olsun , mutluluk olsun , ilim olsun , irfan olsun , hikmet olsun. Çalışmalara şevk gelsin , heyecan gelsin , moral , motivasyon gelsin.Bu şekilde başarılı ekipler olur başarılı , etkili çalışmalar yapılır. Sahte , yapay , batıl , acemice , köksüz , ruhsuz çalışmalar , fikirler , cereyanlar yok olur. 08.08.2017

Mehmet Emin Başalp

İslami Sosyal Çalışmalarda Özgünlük Sorunu – 2 ( Köylülük )

IMG_0166

İSLAMİ SOSYAL ÇALIŞMALARDA ÖZGÜNLÜK SORUNU – 2 ( KÖYLÜLÜK )
İslami Sosyal çalışmalarda özgünlük sorunu olarak daha önce gerontokrasi yani yaşlı yöneticiler sorunu olduğundan bahsetmiştik. Bu hususa yine kısaca değinerek , STK’ların ve çalışmaların genç jenerasyondan kopuk halde devam etmesinin , çalışmaların özgün olmamasının başlıca sebeplerinden olduğunu tekrar belirtmek gerekiyor.
Bu hususta son yıllarda Avrupa ülkelerinde genç bakanlar görev almaktadır.Yine ülkemizde de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı sayın Fatma Betül Sayan Kaya 1981 doğumlu , Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı sayın Jülide Sarıeroğlu 1979 doğumlu , Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı sayın Berat Albayrak ise 1978 doğumlu olup Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulunda da genç isimler olarak önemli bir temsil kabiliyetine sahiptirler.
Devletlerin , şirketlerin bile benimsediği bu yaş grubu yüksek yöneticiler ile yaş grubu genç yöneticilerin harmanlandığı yönetim sistemi İslami Sosyal Çalışmalarda , STK’lar da pek benimsenmemekte , özgünlük sorunları da giderek bu çalışmalarda artmaktadır.
İslami sosyal çalışmalarda özgünlük sorunlarının çokça sebebi vardır sırayla değineceğiz bunlardan biriside köylülüktür.Tabii burada kişilerin köy kökenli olması , köyde yaşamasını kasdetmiyoruz , köylülüğü falan aşağılamıyoruz sadece sosyolojik anlamında kullanıyoruz köylülüğü.
Köylülük , vizyonsuzluğu , olabildiğince yerelliği , gelişmemeyi , kurabildiği en sağlıklı iletişimin ancak kendine benzeyenlerle olabildiği , yeniliklere kapalı olmayı , çekememezliği , kaba kuvveti , fikri üretimin olmamasını , estetiksizliği , şahsi gösteriş meraklılığını , düşüncesizliği daha sayıca çokça olabilir kapsayan anlayışları ifade eder.
Köyler insanların tabiatla iç içe yaşadığı , iyi bir aile ortamında insanların huzurlu , mutlu şekilde yaşadığı , suç oranlarının son derece düşük olduğu , safiyeti , temizliği temsil ettiği kadar yaşanılan coğrafyanın sınırlı olması , insan sayısının belirli olması nedeniyle yaşamda ve düşüncede sınırlılığı da ifade eder.
Bugün Anadolu’nun fethi sırasında kurulmuş köylerden 1000 yıl öncesi ile 1000 yıl sonrası arasında ne gibi gelişmeler yaşandığına bakıldığında bunun son derece az ve çok yavaş olduğu gözlemlenebilir. Hele sarp bir coğrafyaya da sahipse tarım aletleri bile çok az değişiklik göstermiştir.Çünkü dışarıya açılım olmadıkça ilim , kültür , ticaret gibi alanlarda herhangi bir gelişim olmamaktadır.
Malumunuz nüfusu artan köyler zamanla belde olmuş ve bu beldelerde belediye başkanlığı seçimleri ülkenin en çekişmeli seçimleri olmuştur. Çoğu belde de zamanında bu seçimler nedeniyle kavgalar , küskünlükler yaşanmıştır sebebi insanların diyaloğa kapalı anlayışıdır. Köylerde farklılığa tahammül azdır , çekememezlik fazladır , hatta bir kız alıp verme hadisesinde dahi aileler arasında anlaşmazlık çıksa taraflardan biri göç etmek durumunda bile kalabilir.
Köylerimizde genellikle insanlar kendilerini övmekten hoşlanmakta , basit şeylerle kendilerini ön plana çıkartmaya ve gösterişten hoşlanmaktadırlar.Bu hususta yapılan çalışmayla , beceriyle , başarıyla övgünün değil de tamamen kişisel sebeplerle övgünün yaygınlaşmasına sebebiyet verir. Falan ağa , filan ağa gibi köy eşrafı olarak bahsedilen kişilerin genelde herhangi bir özelliğe sahip olmadığı görülür.
Köylerde yaşam zor olduğu için her türlü maddeden sonuna kadar yararlanılmakta fakat bu tutumluluk zamanla eski şeyleri kullanma alışkanlığına , estetiksizliğe , çirkinliğe sebep olmaktadır.Köylerde estetik ve sanatsal zevkler hayli düşüktür.
Bu sosyolojik davranışlar şehre taşındığında şehir köylü bir anlayışla yapılanır , bir kuruma taşınırsa kurum köylü bir anlayışla idare edilir , sanata taşınırsa zevksiz eserler , mimariye taşınırsa çirkin yapılar , dini anlayışa taşınırsa bağnazlık , kültürel alana taşınırsa sığlık gibi hadiseler yaşanır. Tüm bu hususlar özgünlüğe engeldir.
Bu uzun girizgahtan sonra maksadımız ne olduğu umarım anlaşılmıştır. İslami çalışmalarda bu nasıl yansımaktadır.
İslami sosyal çalışmalarda yaygın çalışma yürütülmesi sırasında söylemde vizyon , misyon , ufuk gibi ideal hedefler görünürken eylemlerinde olabildiğince yerelleşme temayülünün görülmesidir. Dar bir insan kitlesi içerisinde faaliyet yürütülmesi , hitap edilen kitlenin genişleyememesi , belli kesimdeki insanlara hitap edecek dili oluşturamama köylüleşmedir.Çünkü yukarıda belirttik köylüleşme halinde ancak benzerlerle iletişim kurulabilir.İslami sosyal çalışmalar bir bölgede tüm sosyo – ekonomik gruplara , tüm mesleklere , tüm yaş gruplarına ve tüm yaşayanlara hatta tüm insanlığa hitap edemiyorsa yerel kalmaya , yerel dili sahiplenmeye , dar pencereden bakmaya ve kalmaya mahkumdur.Özgün olmayan tekrara düşmüş çalışmaların yinelemeye çalışılmasından başka herhangi bir faaliyette geliştirilemez.
Köylüleşme İslami sosyal çalışmalarda modası geçmiş uygulamaların sahiplenilmesi ile de kendini gösterir.Modası geçmiş çalışmaların ve uygulamaların sahiplenilmesi ise çağ dışı görüntü verilmesine sebebiyet verir. Bu husus çok mu önemlidir denilebilir elbette çok önemlidir çünkü insanların intibasında bu husus önemli yer teşkil etmektedir. İnovasyon denilen şey bir gereklilik üzerine doğmuştur , yenilenmek zorundasınızdır. Hep aynı rutin organizasyonların düzenlenmesi , aynı sözlerin tekrar edilmesi , binaların , eşyaların modernize edilmemesi , kimsenin artık uygulamadığı eğitim sistemlerinin hala uygulanmaya devam etmesi , yönetim anlayışının ilkel şekilde kalması köylüleşmeyi artırır , zihni köreltir. Burada şu ayrımı bilelim bir şeyin eski olması modasının geçtiği anlamına gelmez , insanlar klasik araba sahibi olmak isterler ama modası geçmiş otobüsle kimse yolculuk yapmak istemez. İnsanlar 30 yıllık modası geçmiş takım elbiseyi giymek istemez ama 100 yıllık antika saati takmak isteyebilir.
İslami sosyal çalışmalarda geleneksel sanatlarımızla ilgilenmek modası geçmiş uygulama değildir , internet çağında kitap basılması modası geçmiş çalışma değildir hala saman kağıttan zevksiz bir tasarımla üzerinde şirket logoları bulunan kitap basmak modası geçmişliktir , köylülüktür.Bunun gibi örnekleri çoğaltabiliriz.
Örnek vermek gerekirse konferans salon kapılarında hala sıra sıra dizilip insanları karşılamaya çalışmak , kapı girişlerinde ve çıkışlarında şeker – lokum tabakları koyulmasından , ballı süt ikramından öte bir ikram geliştirememek , ısrarla uzun açılış konuşmaları yapmak , faaliyet videoları izletmek gibi klişelerden vazgeçmemek köylülük temayülleridir.Oysa insanların kendini daha rahat hissedebileceği , ilgisini çekebilecek materyallerin olduğu konseptler geliştirmek , insanları sıkmamak asıl amaç olsa gerek.
Köylüleşme gösteriş meraklılığıdır dedik buda köylüleşme temayülüne girmiş İslami sosyal çalışmalarda tanıtım ve eğitim görsellerin estetiksiz ve zevksiz bir anlayışa girmesidir. Dikkat çekmesi adına her çalışma yapılan yere logo koymak , logoyu büyütmek , her yere basılı afiş vb asmak. Siyasi partilerin bile artık seçim dönemlerinde her yere bayrak asması hoş görülmemekte , miting alanlarının bile sade olup gelen vatandaşın konforunu artırma yönünde konseptlere dönüştüğünü görmek gerekir.
İslami sosyal çalışmalarda basılan eserlerin içerikten , estetikten yoksun olarak ziyade ucuz reklam kokan bir gösterişe dönüşmesi , zevksiz çizimler , zevksiz döşemeler , son derece karmaşık internet siteleri , insanlara mesajını dikkat çektirerek , beğendirerek değil adeta göstere göstere vermek gibi bir yanlışa düşülmesi zikredilebilir .Samimiyetin gelen gideni anlık kucaklamak , gülmek olmadığı , espri yapmak olmadığını , aslında insanların çalışmalarına , fikirlerine , sorunlarına gerekli değerin verilip anlık ilgilenildiği , geri dönüşün yapıldığı , ciddiye alındığı olduğunu yöneticilerin benimsemesi gerekir. Bütün paydaşlarla , sosyla çalışmayı yapanlarla , hitap edilen kitleyle ünsiyet kurulması gerekir. Köylerde falan ağa filan ağa gibi herhangi bir özelliği olmayan kişilere hiyerarşik üstünlük verilmesi gibi İslami sosyal çalışmalarda da insanları kategorize etmek gibi bir yanlışa düşülmesi , klikleşme gibi yanlışlar sosyal çevreyi daraltmakta , kurutmakta , sığlaştırmaktadır.
İslami sosyal çalışma yürüten kişiler seçilirken sen , ben , bizim oğlan mantığı ile hareket edilmemelidir.Bu tam anlamıyla bir köylülüktür işte köyde adam tarlasını kimle sürmeye gidecek , bağını kimle bozmaya gidecek , akşam kahvede kimle oturacak ancak buralarda sen , ben , bizim oğlan mantığı işler. İslami sosyal çalışmalarda başta sağlam inanç , güzel ahlak , beceri sahibi , ehliyetli , liyakatli ve güvenli kişiler seçilir lakin güvenli kişi mevzusunu sen , ben , bizimoğlan mantığı olarak anlarsan yetenekli , ufuk açan kişilere asla ulaşamaz , etrafında bulunan niteliksiz insanlar elinde heba olan kaynakları izler hatta bu kaynakların heba olmasından dolayı Allah korusun vebal altına girilir.
Fikri üretimin olmaması sığ bir alan oluşturur , denizlerde sığ alanlar bilindiği üzere yüzme bilmeyen kuru kalabalığın adeta suda oynadığı sınırlı yerlerdir.Oysa yüzme bilen iyi yüzücüler her türlü suda yüzerler ve kulaç atar ve açılır. Sığ alana ancak niteliksiz kuru kalabalıklar toplanır ve o sığ alandan daha ileriye de ilerleyemez.Oysa İslami sosyal çalışmaların amacı dünyaya İslamı tanıtmak , Müslümanları dini , kültürel , sosyal alanda gelişimini sağlamak ise sığ alanlar oluşturmak kuru kalabalıkları doldurmak yerine , kalabalıkları ve içerisindeki cevherleri derin sularda dahi yüzebilecek kaliteye sahip şekilde yetiştirmek gerekir.Bu ise ancak iyi bir eğitim , iyi bir eğitimci kadrosu ile planlı ve vizyonlu çalışmalar ile mümkündür.Gelişimin sağlanması için ise yeni fikirlere açık , yenilikçi olmak ve eleştirel bakış açısına tahammüllü olmak gerekir. İslami sosyal çalışmaları yapanlar arasında eleştiri yapanlar uzaklaşmak zorunda kalıyorsa , eleştiriye tahammül yoksa , yeni fikirler uygulanmıyorsa , çalışmalara yeni kişiler gelmiyorsa , çeşitli kişiler arsında rekabetler , küslükler oluşuyorsa orası geniş bir havza olmaktan çıkmış bir köy havzasına dönmüş ve köylüleşmiştir bazen kişiler bu durumun farkında bile olmayabilir ama sonuçlara bakarak beklide bazen dışarıdan bakarak ne hale geldiklerini sorgulamaları gerekir.Tüm bu hususlar özgün çalışmalara engel teşkil eder.Klişe ve sığ çalışmalarla plansız , programsız , derinliksiz çalışmalar yapılır gider.
Bu şudur köyde okunan ezan doğaldır ama eğitimli kişinin okuduğu ezan mükemmeldir.Köy içinde yabancı dil bilmenin herhangi bir artısı yoktur ama İslami sosyal çalışmalarda dünya hedefin varsa yabancı dil bilen kişileri görev alması elzemdir aksi halde köyden farkın yoktur. Yerelliği koruma adına hedeften uzaklaşırsan hedefine ulaşamazsın. Köy içinde her sene ancak kiraz festivali yapabilirsin ama kiraz sempozyumu yapamazsın.İslami sosyal çalışmalarda her sene aynı konseptli piknik yapmak , her sene bir bölgeye ağaç dikmek , her sene aynı kursu açmak kiraz festivali gibi işlerdir bu işlerin daha global olanını daha ilmi olanını daha çok geniş hitap eden olanını insanların yaşam tarzını etkileyebilecek olanını yapmak ise köylülüğü aşmaktır.
Bilindiği üzere köy seyirlik oyunları vardır , düğünlerde vb köyün bu konuda yetenekli üç beş kişisi belki yüzlerce yıldır aynı konseptli basit tiyatral gösteriyi sunar.Bu konsept hiçbir zaman değişmez çünkü orası köydür ama sinema evrensel bir dildir ve o evrensel dille köy seyirlik oyunları konseptli belki yüzlerce sinema filmi çekebilecek imkana , tekniğe ve hikayeye sahip olabilirsin. İnsanımızı İslami sosyal çalışmalarda adeta köy seyirlik oyunları gibi sınırlı çalışmalara değil evrensel metotlarla İslamı anlatacak ve yaşayacak kabiliyete kavuşturmak gerekir.
Sözü uzattık ama tüm bunları İslami çalışmaların dinamizmini , özgünlüğünü koruma adına söylüyorum.Çünkü bu çalışmalar İslam toplumun da dinamizmini gösteren gelişmelerdir. Hedef geçmişte daha yerel ölçekte olabilir bunlar zamanla aşılmıştır fakat yerel ölçekte ve zihniyette kalmak ise bu saatten sonra ileri götürmeyeceği gibi geriye götürür.Zaten son yıllarda bu tür İslami sosyal çalışmaların cazibesini yitirmesi , eleştirilmesi , gençlerin ilgisini kaybetmesi tüm bunların sonuçlarıdır.Bu sonuçlar ağırlaşmadan tedbir alınması gerekmektedir.01.08.2017

Mehmet Emin Başalp